Değmez dediğin insan, kalbinin her kıvrımına değer ya; hayatın en falsolu küfürlerinden biridir bu aslında..!

25 Aralık 2012

Birlikte mahvolmak isteyeceğiniz biri...

Hayatı, hayatın gücünü, meyvesini, tadını, ölümünün güzelliğiyle reddeden bir ağaç gibi kendi yanışıyla, yok oluşun kokusu sinmiş varlığıyla, yok oluşa yaklaştıkça ışıldayan tavırlarıyla, hayata karşı aldırmaz başkaldırışıyla sizi çeken insanlar vardır.
Onlara dokunduğunuzda, yapraklarınızın ölümün güzelliğiyle kızıllaşacağını sezdiğiniz insanlar... İntihar gibi bir ilişki. "Birlikte" yok olmanın, başkalarıyla yaşamaktan daha zevkli olduğuna inanacağınız bir ilişki.
Bir meyve ağacı için fazla büyük bir ağaç o, her yıl biraz daha kalınlaşıp büyüyen dallarıyla bir çınarla yarışacak gibi gözüküyor.
Bütün iriliğine rağmen dünyanın en tatsız yemişlerini veriyor.
Olgunluktan yere dökülen armutları bile sert ve tatsız.
Kimse yemiyor.
Bahçede top oynayan küçük çocuklardan biri bile yorulup terlediğinde onun meyvelerinden yemeye yanaşmıyor.
İriyarı, tabanlarını yere vura vura yürüyen, kalın enseli, sıkıcı ihtiyarlara benziyor.
Ama kasım ayı geldiğinde...
Meyvesiz dallarındaki yapraklar sararıp kızıllaşmaya başlıyor...
En canlı, en diri, en yeşil olduğu zamanlardaki tatsızlığından intikam alır gibi inanılmaz bir görkemle, bütün ağaçlardan daha güzel, daha koyu ve daha etkileyici bir ölümle ölüyor.
Öyle ölüyor ki sanki doğuyor.
Yakut kızılı, safran sarısı, tül kahverengisi, arada ölümün güzelliğini daha da göstermek ister gibi canlı kalan üzüm yeşili yapraklar kümeler halinde iç içe geçiyorlar, rüzgár estiğinde dalgalanan renkleri müziği andırıyor, her bakan sanki kendi içinde boğuk bir sesin söylediği kederli bir şarkı duyuyor.
İnsanı çağıran bir şeyler var ölümünde.
O koca gövde inceliyor, zarif bir oynaklıkla aşüfteleşiyor.
Yapraklarına karışma isteği uyandırıyor.
Ölümündeki bu istek uyandıran çağrı, önünden geçen herkesi kendine baktıran güzellik bana çocukluğumda seyrettiğim o eski filmlerdeki Şanghay batakhanelerinin afyonkeş fahişelerini hatırlatıyor; uzun ve karmaşık bir macerası olan, beyazlaşıp şeffaflaşmış yüzüyle bir yok oluşa giderken sihrine kapılmış erkekleri de beraberinde götürecek olan Rita Hayworth'ları.
Böylesine ölümcül bir güzellik, birlikte mahvolma arzusu uyandıran bir cazibe yaratıyor.
Birlikte mahvolmak...
Hayatı, hayatın gücünü, meyvesini, tadını, ölümünün güzelliğiyle reddeden bir ağaç gibi kendi yanışıyla, yok oluşun kokusu sinmiş varlığıyla, yok oluşa yaklaştıkça ışıldayan tavırlarıyla, hayata karşı aldırmaz başkaldırışıyla sizi çeken insanlar vardır.
Onlara dokunduğunuzda, yapraklarınızın ölümün güzelliğiyle kızıllaşacağını sezdiğiniz insanlar...
İntihar gibi bir ilişki.
"Birlikte" yok olmanın, başkalarıyla yaşamaktan daha zevkli olduğuna inanacağınız bir ilişki.
Bir örümcek türü var.
Garip bir biçimde çiftleşiyorlar, çiftleşirken erkek vücudunu dişinin başının önüne doğru eğiyor.
Çiftleşmeye başladıklarında, ikisinin bedeni bütünleştiğinde, dişi örümcek de erkeği yemeğe başlıyor.
Erkek dişiyi döllerken, dişi erkeği yiyor.
Çiftleşme bittiğinde erkek de kelimenin gerçek anlamıyla bitiyor, dişi onu yemiş oluyor.
İki örümcek çiftleşmeye başlarken, erkek bunun kendi sonu olacağını, öleceğini biliyor.
Ama birlikte olmak nasıl bir haz veriyorsa, erkek ölümü, öldürülmeyi, parçalanmayı daha baştan kabul ediyor.
Doğa bazen böyle insafsız şakalar yapıyor.
Ölüm gibi her canlıyı ürküten büyük bir tehdit yarattıktan sonra, o tehdidi bile unutturabilecek inanılmaz bir haz yaratabiliyor.
Ve, eğer o hazzı size tattıracak birine rastlarsanız yok olmaya aldırmıyorsunuz.
Bütün hayatınızdan vazgeçebiliyorsunuz.
Biriktirdiğin ne varsa, para, ün, itibar, aile, iş bir kenara itebiliyorsunuz.
Ölüm korkusundan bile daha büyük bir cazibeye dokunabilme karşılığında, ölümden bile beter olana, canlı canlı yenmeye, yavaş yavaş tükenmeye ve üstelik o tükenişten zevk almaya koşuyorsunuz.
Alıyorsunuz da...
Daha da beteri, siz ölümü bile aşan muhteşem bir hazzı yaşarken, size bakanların, sizi seyredenlerin, böyle bir hazzı hiç tatmamış, varlığından haberdar olmayanların, kendi küçük limanlarında küçük sandallarıyla gezmenin olağanüstü yolculuklar olduğunu sananların, sizi küçümseyeceğini, ne karşılığında hayatınızdan vazgeçtiğinizi anlamayacağını, sizi akılsız bulacağını biliyorsunuz.
Ama birlikte mahvolmayı seçeceği insanı bulanlar, başkalarının söylediklerine, yargılarına, alaylarına aldırmıyorlar bile.
Büyük bir ihtimalle kendilerini küçümseyenleri küçümsüyorlar.
Biliyorlar ki, bilmediğini küçümser insanlar.
Kendilerinin yaşamadığını, asla yaşanmayacak, yaşanmaması gereken gerçekdışı hayaller sanırlar.
Ve, o insanlar kendilerine hiç sormazlar:
- Ben, birlikte olmak karşılığında yok olmayı kabul edeceğim birine rastladım mı?
Kendilerine hiç sormazlar:
- Ben kiminle olmak için yavaş yavaş ölmeyi ve bu ölümden haz almayı kabul ederim?
Siz hiç böyle birine rastladınız mı?
Size, ölüme hiç aldırmadan, ölüm gibi bakan birini gördünüz mü?
Ve siz, ölümü önemsizleştiren bir haz yaşadınız mı?
Ölürken güzelleşen ağaçlar, sevişirken ölen örümcekler, bir aşk için bütün hayatını yakan insanlar var bu tabiatta.
Hangisine imrenmeliyiz?
Hangisini dilemeliyiz kendimiz için?
Nasıl bir mutluluğun, nasıl bir hazzın peşine düşmeliyiz?
Ölümü bile unutturacak olağanüstü bir hazzın hayatın bir yerlerinde saklı olduğunu biliyorsak eğer, bu haz karşılığında hayatımızı vermemiz gerektiğini de seziyorsak, ne yapmalıyız?
Yaşamın uysal mutluluklarıyla yetinmeli miyiz?
Bizi mahvedecek bir hazla kuşatacak olana rastladığımızda kaçmalı mıyız yoksa o hazzı yaratacak olanı mı aramalıyız her yerde?
Şanghay batakhanelerinde, elinde uzun sigara çubuğu, afyonla buğulanmış gözleri ve kızıl saçlarıyla, dumanların arasından size doğru yürüyen bir Rita Hayworth düşünün...
Ya da, deli gözleriyle, size hiç tatmadığınız en çılgın, en sapkın, en olağanüstü zevkleri vaat ederek yaklaşan çılgın bir aristokratı, bir markiyi...
Geri çekilir miydiniz?
Size yaklaşan hazdan kaçar mıydınız?
Sizi mahvolmaya razı edecek bir hazzın ışıklarıyla gözlerinizin kamaşmasından korkar mıydınız?
Beraber mahvolacağınız birini bulmak...
Bu bir şans mı, şanssızlık mı?
Belki öyle birini aramayız, korkarız öyle bir arayışa girmekten ama ya karşımıza çıkarsa o, sıradan mutluluklarla mutsuzlukların sınırladığı hayatımızı parçalayacak, bize varlığından bile haberdar olmadığımız zevkler verecek, bizi elimizden tutup yok oluşun kenarına etimizi hazdan uyuşturarak götürecek birine rast gelirsek...
Bir vakitler, bütün dünyayı sarsan bir Japon filmi seyretmiştim Paris'te, sinemanın kapısında kuyruklar uzamıştı.
Sevişmekten en büyük hazzı alabilmek için uğraşan bir çifti anlatıyordu.
Sevişirken birbirlerine ölüm korkusunu da tattırıyorlardı, büyük bir bitişin kenarında en büyük hazzın saklı olduğuna inanmışlardı.
Seyredenler de, seyrederken inandılar.
Onun için akın akın gidip izlediler filmi.
Bilmedikleri bir duyguyu anlamaya, öğrenmeye koştular.
Gördüklerine şaşırdılar ama garip bir içgüdüyle bunun mümkün olabileceğini düşündüler.
Tabiat tuhaf sırlarla dolu.
Bazen kendi kendisiyle, yarattığı en büyük korkularla da alay edebiliyor.
Bir örümcek, sevişirken seviştiği dişinin kendisini yemesine razı oluyor.
O nasıl korkunç bir haz olmalı ki karşılığında hayatını veriyor.
Karşılığında hayatını verebileceğin kadar büyük bir haz...
Büyük bir istek...
Büyük bir tutku...
Böyle tutkuların peşinden giden insanlar gördüm, siz de görmüşsünüzdür.
Başkalarının acıdığı ama başkalarının düşüncelerine aldırmayacak kadar yaşadıklarıyla büyülenmiş insanlar.
Birlikte mahvolacağınız birine rastlamak ister miydiniz?
Böyle bir hazzı yaşamak...
Karşılığında kendinizi, varlığınızı, her şeyinizi yok etmek...
"Benimle yokluğa yürürsen sana varlığında tatmadığın bir zevk vereceğim," diyen biri...
Bunu söyleyecek insanın karşısındakini etkileyecek bir cazibesi olabileceğine inanmak çok zor değil.
İster miydiniz böyle birinin karşınıza çıkmasını?
Bizim bahçedeki, ölümünü insanların hayranlıkla seyrettiği armut ağacı, ölüme yaklaştığı, yapraklarının ölümden bir gökkuşağı gibi renklenip parladığı günleri mi arzuyla bekliyor acaba yoksa tatsız meyveleriyle sıradan bir ağaç gibi yaşamayı mı arzu ediyor?
Nasıl bir ağaç olmak isterdiniz acaba?
Yakut kırmızısı yapraklarınızın akşam vakti safran sarısı parıltılarla tutuştuğunu görmek ister miydiniz?
Ancak yok oluşa yaklaştığında gerçekleşiyor bu.
Birlikte mahvolmaya razı olacağınız birine rastlamak ister miydiniz, hazla tutuşmak ve her korkuyu unutmak...
Bir tutkuyla mahvolmaya yürüdüğünüzde oluyor ancak bu...
Ama siz bunu ister miydiniz?

0 Comments: