Değmez dediğin insan, kalbinin her kıvrımına değer ya; hayatın en falsolu küfürlerinden biridir bu aslında..!

14 Mart 2008

özellikleriniz...

23-31 Aralık : Elma Ağacı

01-11 Ocak : Köknar

12-24 Ocak : Karaağaç

25 Ocak-3 Şubat : Selvi

04-08 Şubat : Kavak

09-18 Şubat : Sedir

19-28 Şubat : Çam

01-10 Mart : Salkımsöğüt

11-20 Mart : Ihlamur

21 Mart : Meşe

22-31 Mart : Fındık

01-10 Nisan : Üvez

11-20 Nisan : Akçaağaç

21-30 Nisan : Ceviz

01-14 Mayıs : Kavak

15-24 Mayıs : Kestane

25 Mayıs-3 Haziran : Dişbudak

04-13 Haziran : Gürgen

14-23 Haziran : İncir

24 Haziran : Huş

25 Haziran-4Temmuz : Elma

05-14 Temmuz : Çam

15-25 Temmuz : Karaağaç

26 Temmuz-4Ağustos : Selvi

04-13 Ağustos : Kavak

14-23 Ağustos : Sedir

24 Ağustos-2 Eylül : Çam

03-12 Eylül : Salkım söğüt

13-22 Eylül : Ihlamur

23 Eylül : Zeytin

24 Eylül-3 Ekim : Fındık

04-13 Ekim : Üvez

14-23 Ekim : Akçaağaç

24 Ekim-11 Kasım : Ceviz

12-21 Kasım : Kestane

22 Kasım-1 Aralık : Dişbudak

02-11 Aralık : Gürgen

12-21 Aralık : İncir

22 Aralık : Kayın



Elma : (Aşk) Cazibeli, fiziksel olarak dikkat çekici, etkileyici...Hoş bir auraya sahip. Flörtöz ve maceraperest ama hassas ve her zaman asik birtip. Sevmeye ve sevilmeye merakli. Sadik ve hassas bir es. Cömert. Bilimsel konulara yetenegi var. Bugün için yasar.Hayalgücü yüksek.



Kestane : (Dürüstlük) Alışılmadık bir güzelliği vardır ama insanları etkilemek gibi bir derdi yoktur. Adil ve neşelidir. Doğuştan diplomattır. Çok kolay huzursuzluğakapılır ama her türlü ilişkisinde hassastır. Bazen olağandışı davranır. Sevgili bulmakta güçlük çeker.



İncir : ( Hassasiyet) Çok güçlü, bağımsız, tartışmalara ve zıtlıklara fazla izin vermeyen, aile hayatına düşkün, iyi bir baba ve hayvan severdir. Sosyal bir kelebekgibidir. Espriden anlar, aylaklığı ve tembelliği de sever. Bencilliği vardır. Akıllı ve pratiktir.



Dişbudak : (Hırs) Farklı bir çekiciliğe sahip, hayat dolu,talepkar, düşüncesizce hareket eden ve eleştirilere kulak asmayan biri. Hırslı, akıllı, yetenekli, kaderine

hükmetmeyi seven, egoist olmaya elverişlidir. Ama ona güvenebilirsiniz. Bazen beyni kalbine hükmedebilir. İlişkiler çok ciddiye alır ve sadıktır.



Kayın : (Yaratıcılık) İyi bir zevki vardır. Görünüşe ve kendi görüntüsüne önem verir. Materyalistik sayılır. Hayati ve kariyeri için çok ve düzenli çalışır. Ekonomiktir.Gereksiz risklere girmez. Makul bir tiptir. Diyet ve sporla fizikine dikkat eder



Huş : (Esinlenme) Hayat dolu, etkileyici, elegan, arkadaş canlısı, gösterişten uzak, mütevazı, aşırılıklardan hoşlanmayan, kaba şeylerden nefret eden biridir.Doğal ve sakin bir yaşamı tercih eder. Fazla tutkulu değildir. Hayal gücü yüksek ve az hırslıdır. Sakin ve uygun ortamlar yaratır.



Sedir : (Güven) Zarif, her ortama ayak uydurabilen, lüksü seven, sağlığına dikkat eden, kendine güvenen, başkalarına da biraz yukarıdan bakan biridir. Kararlı,sabırsız ve başkalarını etkilemeyi sever. İyimserdir ve beceriklidir. Tek ve gerçek aşkını bekler. Çabuk karar verir.



Selvi : (Sadakat) Güçlü, fiziksel olarak kaşlı, her ortama uyabilen, hayatla fazla uğraşmayan, hoşnut, iyimser, paraya meraklıdır Yalnızlıktan nefret eder. Kolaykolay tatmin edilemeyecek kadar tutkuludur. Ama sadıktır. Modu çabuk değişir. Kurallara boyun eğmez. Biraz da ukala ve ilgisizdir.



Karaağaç : (Asil): Müşfik, fiziksel olarak düzgün, giyimine dikkat eden, taleplerinde aşırılığa kaçmayan, insanlara neşe verebilen, liderlik etmeyi seven ama kendisialtta olmayı sevmeyen biridir. Dürüst ve sadık bir estir. Başkaları için karar vermeyi sever. Cömerttir. Pratik zekası güçlü ve iyi bir espri anlayışı vardır



Köknar : (Gizem) Sıra dişi bir zevki vardır. Sofistike ve kadirşinastır. Güzel olan her şeyi sever. Dik başlı, çabuk mod değiştiren,bencil olmasına rağmen kendisineyakın olanlarla ilgilenen biridir. Çok mütevazı olduğu söylenemez. Hırslıdır. Memnun edilmesi zor bir sevgilidir. Çok arkadaşıvardır. Çünkü ona güvenebilirsiniz.



Fındık : (Olağanüstü) Çekici, anlayışlı, insanları nasıl etkileyeceğini bilen, fazla talepkar olmayan, sosyal hayatta aktif ve girişken hatta dövüşken biridir.Popülerdir. Psikolojik durumu çabuk değişir. Kaprisli bir aşıktır. Ama dürüst ve eşine toleranslı davranır. Kusursuz bir yargı yeteneğivardır.



Gürgen : (Zevk sahibi) Cool bir güzel. Diş görünüşüne ve bakımlı Olmaya dikkat eder. Zevk sahibidir. Başkalarını kendinden fazla düşünür. Hayati mümkünolduğunca kolay bir hale getirmeye çalışır. Disiplinli bir hayat için kılavuzluk eder. İlişkilerinde kibardır. Farklı Sevgililer bulmak ister. Duygularıyla ilgili olarak mutluluğuyakalaması kolay olmaz. Çoğunlukla da başkalarına güvenmez. Kararlarından da asla emin olmaz.



Ihlamur :(Şüphe) Hayatin ona getirdiklerini kabul eder. Kavga ve tartışmadan nefret eder. Çalışkandır, tembelliği ve bencilliği hiç sevmez, streslidir.Yumuşak huyluve merhametlidir. Arkadaşları için çekinmeden fedakarlık yapar. Becerikli olmasına rağmen bunları değerlendirmesini bilmez. Mızmızdır. Kıskanç fakat vefalıdır.



Akçaağaç : ( Özgür zeka) Hayal gücü ve orijinalliklerle dolu hiç de sıradan olmayan biridir. Utangaç, hırslı, gururlu, kendine güvenli, yeni deneyimlere aç biridir.Genellikle sinirli ve gergin bir yapısı vardır. Hafızası kuvvetlidir. Çok kolay öğrenir. Aşk hayati biraz karmaşıktır. Başkalarını etkilemeyi sever.



Meşe : (Cesaret): Sağlam yaradılışlı, cesur, güçlü, bağımsız ve girişkendir. Acıma duygusu çok yoktur. İşini sansa bırakmayı sevmez. Ayaklarını yere sağlam

basmak ister. Hareketlidir



Zeytin : (Erdem): Güneşi, sıcak havaları sever. Makul biridir.Kibar duyguları vardır! Agresyon ve şiddetten kaçınır. Sakin ve toleranslıdır. Adalet duygusu gelişmiştir.Hassas, kıskançlıktan uzak bir yapısı vardır. Okumayı ve sofistike insanlarla muhatap olmayı sever



Çam : (Titiz) Uyumlu ilişkileri sever. Dinç ve güçlüdür. Nasıl rahat edilebileceğini bilir. Doğal ve hareketli biridir. İyi bir partnerdir Çok arkadaş delisi değildir. Çabukaşık olur ama ateşi çabuk söner.Her şeyden kolay vazgeçebilir. İdeali bulana kadar her şey geçicidir. Güvenilir ve pratiktir.



Kavak : (Tatminsiz) Fazla kendine güvenmeyen, sadece gerektiği zaman cesaretli olan biridir. Arkasının güçlü olmasını ve sıkı insanlarla muhatap olmasını sever.Çok seçicidir. Genellikle yalnızdır. Artistik bir doğası vardır. Kin tutar. İyi bir organizatördür. Felsefi takılmayı sever. Ama herdurumda güvenilebilir biridir. İlişkilerini de çok önemser.



Üvez : (Hassasiyet) Dikkat çekici, neşe verici, bencillikten uzak dikkat çekmeyi seven biridir. Hayata bağlıdır. Yerine ve duruma göre hem bağımlı hem bağımsız

olabilir. Zevklidir. Duygusal, hassas, tutkulu ve artistik özellikleri vardır. İyi bireş olur ama çok zor affeder.



Ceviz : (Tutku): Garip ve zıtlıklarla dolu biridir. Egoist ve agresiftir. Beklenmedik tepkiler gösterir. Asil bir ruhu vardır. Spontanedir. Çok hırslıdır ve hiç esnekliğiyoktur. Zor ve alışılmışın dışında bir estir. Çok zor beğenir. Sadece takdir eder. Çok kıskanç ve tutkuludur. Uyum göstermek için fazla fedakarlık etmekten de hoşlanmaz.İlginç stratejiler üretir.



Salkımsöğüt : (Melankoli) Güzel ve çok melankoliktir.Etkileyicidir. Güzel ve zevkli şeylere meraklıdır. Seyahat etmeyi sever. Hayalperesttir.Kaprisli ama dürüsttür.Başkalarının duygularına önem verir.Çabuk etki altında kalır ama beraber yaşanması zordur. Talepkardır. Sezgileri de kuvvetlidir. Aşıkken acı çeker ama demir atabileceğibirini bulabilir.

1 Şubat 2008

Sığamadım Yüreğine

Kırgın düşlerimden uzak, kırgın kalbimi avutamıyorum artık sevgili. Her yeni gelen gün bir başka kırgınlığa gebe. Ve ben her yeni gelen günle bir parçamı daha kaybediyorum...

Canım yanıyor sevgili... Göğsümün tam orta yerindeki sızıya dayanamıyorum. Bu sen kokan, tadı tuzu sen olan oda, her bir sokağı ve caddesiyle, adı sen olan bu şehir dar geliyor bana.. Sığamıyorum hiçbir yere... Tıpkı yüreğine sığamadım gibi...


Senin için herşey olmayı beklerken, hiçbir şeyin olmanın verdiği dayanılmaz acıyı, hafifletmiyor hayata baktığım pencereden yüzüme iliştirmeye çalıştığım çocuksu tebessüm.

Sensiz geçen her yarım günde, bana seni seviyorum derken, gitmem için aralık bıraktığın kapıya yaklaştım adım adım. Kapının önüne geldiğimde ise.. Durdum sevgili.. Öylece.. sessizce... şizofrence... Kal demeni bekledim.. Çaresizlikten yitip giden çocuksu ruhum içinde binlerce dua ederek... Ellerimi yüzüme sürüşümün ardından amin deyişim kadar kısa bir andı.... Belki de asırlar süren bir bekleyişti... Kal demeni bekledim orda.. Kal deseydin kalırdım... demedin oysa...

Kaç kez vazgeç dedi bu yürek, kaç kez yok olmak istedi... Oysa ne coşku doluydu yüreklerimiz
başlarken yeni bir hayata... Gecelerimizi de, gündüzlerimizi de adamaya hazırdık birbirimize...
Koşulsuz, içten ve sımsıcaktı duygularımız.. Her yeni gelen günü alarak yarından, mutluluklar içinde teslim edecektik düne.. Dünden bugüne... Ne değişti peki sevgili.

Hüzünbaz akşamlardan arta kalan demlenmiş acılardan sıyrılarak, çaresizlik tavındaki İçi dışı sen olan yüreğime bir çıkar yol bulmak adına... Sevgi dilendim senden... Olur olmaz zamanların olmaz bir çağrısıydı bu benden sana... Mağrur bir beste olamadım belki senin için... Ama kırık bir nota oldum sonuçta mızrabın ucunda takılı kalan.


Şimdi gitmek zamanı.... Sen de tüm ürkekliğinle, tüm hatalarınla, tüm eksiklerinle, tüm haklı gördüğün yanlarınla başbaşasın şimdi... Çünkü sevgili seni sevmek, özgür bırakmaya razı olmaktı..

Yine de... Senden gelen herşeyi...
Acıyı.. ve kederi... ve hüznü... ve gözyaşını...
Sırf senden diye... sırf sen diye...
Aldım kabul ettim sevgili...
Eyvallah...

Sesimi Duyan Var mı?

Aşk mı aslında bizi yoran şey sevgili..

İmkansız bir sevişme sahnesi canlanıyor her seferinde seni en yoğun hissettiğim zamanlarda.
İmkansız diyorum çünkü biliyorum ki ulaşamam sana..

Dokunamıyorum sana. Her ne kadar hayal kursam da, hissediyorum desem de dokunamıyorum işte sana.. Öpemiyorum o tatlı dudaklarını.. Dokunduğum sadece kendi bedenim Ve senin yerine koymaya çalıştığım “Hayalet bir çift dudak, dudaklarımda hissettiğim”...

Yine de umutlar yaratıyorum polyanna misali.. Her şeye rağmen seviyorum seni... Her koşulda seveceğim biliyorum.. Sevmezsem ölürüm çünkü.. Korkum aslında ölümden değil.. Korkum sana tam anlamıyla sahip olamadan bu dünyadan ayrılmanın buruk acısından.. hani derler ya.. 'gidersem gözüm arka da kalacak..' gözüm hep arkada kalmaya mahkum sanki...

“Başladığın yerde bitiyor benim için hayat, hayatın başladığı yerde de sen başlıyorsun...”

her şeye rağmen..
bunca yaşanan acılara rağmen..
olduğum yerde bekliyorum seni....
bekliyorum..
bekliyorum..
bekliyorum..
suskun, acılar içinde ve ölmeye razı bir idam mahkumu gibi..
ölmek için gönüllüyüm çünkü..
seviyorum seni...
sonsuza kadar..
acılara katlanmak zorunluluğunu kabullenerek seviyorum seni..

“acıyı yaratan bizmiyiz. acıyan bir çift beden de, sürekli kanayan bir çift ruh.. ölmek isteği.. sonsuza kadar çığlık atmak hiç susmamak isteği.. haykırmak ve ciğerlerini, boğazlarını.. ses tellerini yerinden koparacak kadar çok haykırmak isteği...“

sesimi duyan var mıı! ! ! ...

içimde yankılanıyor sesim
ve gelip tam ortasında patlıyor yüreğimin.
canım çok yanıyor..
çok yanıyor..
çok yanıyor canım.....

Gözlerin Görmediği Sevdaya Tutsak

Sensizlik… Ne zor bunu kelimelerle sana anlatabilmek. Çaresizliğin yakama yapışıp da kırılası boynumu bükmesi.. her gece hayalinle avunmak zorunda olmak. Ne zor sevgili.. kelimelerim ağlıyor. gözlerim ağlıyor. yüreğim ağlıyor. ruhum ağlıyor. Gökyüzü ağlıyor... Yer gök ağlıyor.. ben ağlıyorum. İçimden bin ağaç sökülüyor kökünden.. Ne zor seni sensiz yaşamak..


Sensizliğinde seni var ediyorum olmaz zamanlarda.. seninle dertleşiyorum gecenin kör karanlığında.. yokluğunla savaşıyorum sanrılarımda var ederek seni. Bir zaman geliyor ki hayaller artık avutmuyor, gözler gerçekliği görmek istiyor. Eller sıcaklığı hissetmek istiyor. İmkansızlığını bile bile... Kalbim kalbini seviyor yar.


Geç kalmış bir aşk görmeyen gözlerin içinde mavi bir ölümü bekliyor.

Sen kokan loş odamda masal kırıntılarını dökerken başımdan aşağıya, bizim şarkımızın ezgisiyle dans ediyorum hiç dokunamayacağım bedeninle… Bir anda gerçekliğe dönmek canımı yakıyor. O an telefona sarılıyorum hemen. Sesini duyarak hala o masalda olduğuma inanmak istiyorum. Sesinle yeniden başlıyor masalım. Kayıp kentimin hayal prensesi oluyorsun yeniden. Her güzel şey gibi masal bitiyor yine... telefonun diğer ucundan gidiyor sesin.. Karanlık.. boşluk… gerçeklik… Yeniden..tekrar tekrar.. acıyor içim..


Keşke sevgili, hayat böyle olmasaydı.. başlamadan bitmeseydi her şey. Kırık kanatlarla uçmaya çalışmasaydık.. Keşke adını haykırarak söylemem sonsuzluğa kalmasaydı..


Biz aşka aşık iki aşıktık imkansızlık sınırında...
Gözlerin görmediği sevdaya tutsaktık
Sıra dışıydık…özeldik..
Hani ateşle suyun hikayesindeki gibi
Hani birbirlerine olan imkansızlıkları gibi
Ateş suya yaklaşsa su buharlaşıyordu ya
Su ateşe gitse ateşi söndürüyordu
Hani o yüzden su, sırf sevdiği zarar görmesin diye
Dağları aşmış bilinmez diyarlara ulaşmıştı
Ateş ve su gibi, gece ile gündüz gibi…
İmkansız aşkların en görkemlisine şahit olacak gelecek günler
Hiç sahip olamasam da sana
Hiç dokunamasam da tapılası vücuduna
Hani hiç göremesem de gece gözlerini
Bilmesem de dudaklarının tadını
Söyleyemesem de adını hiç kimseye…
Bekleyeceğim sevgili..
Kendi derinliğimde boğulsam da
Bir gün buharlaşacağım günü bekleyeceğim.

Affet Yoksayamadım Seni


Gecenin kokusu sinerken üzerime, beyin kıvrımlarında dansetmekte kelimeler.

Anlamsızlık yapışmışken ömrümün sayılı kalan zamanına, tüm ihtişamınla geldin sensiz kıyılarıma.
İmkansızlığını soyundukça sevdanı giydirdin üzerime.

Ben sana aktıkça sen doldun.. Sen benimle doldukça taştın.. Taştıkça sardın, sardıkça yaktın.

Ayazda iki yürek, yangınlar ortasında, küllerin içinde dans ederdi bir zamanlar... Hangi zamanlar..
Ne zaman..var mıydı öyle bir zaman…

Yoktu senden öncesi yaşanmışlıklardan arta kalan. Yaşanmamış ne varsa sana dair, akreple yelkovanın takılı kalmış ucunda...

'Sensizliğim.. Kalın bir örtü gibiydi yüreğimin üzerini örten..'

Seninle bu kadar doluyken, her yanım seninle çevriliyken ne yöne dönsem sana “sobe”lenirken,
görünmez ellerin hala yüreğimi sıkarken.....

De bana sevgili, Yok sayabilir miyim seni?
De bana… Yok sayabilir miyim yaşanmış bir sevdanın küllerini eşelendiğimi?
Yok sayabilir miyim sana olan sevgimi?
Peki ya, yok sayabilir miyim sendeki yüreğimi?

Sen gitsen de benden, ben yine söküp getiririm seni yaşadığın şehrin kalbinden..
Sen öldüm desen de o aşifte şehrin rahminden sezeryanla alırım seni.
Ben bu kadar senken..
Sen bu kadar benken..
Bizken..
Yok say beni diyemezsin, isteyemezsin bunu benden...

Ama… gittin benden.. Gitmemi istedin senden.. Korktun belki de aşktan, hiç yaşamadığın bu tılsımlı duygudan..

Affet, yok sayamadım seni sevgili.. Ben seni yok sayamadım.. Zamanın durduğu bu noktada susuyorum. Kanayan ruhumun tüm kırılmışlığıyla, hiç yapmadığım bir şeyi yapıyorum..
Ve ilk kez yüreğine fısıldıyorum: “Yok sayabilirsin artık beni”

Yenilgiyi yakıştıramadım kendime, tıpkı gidişleri yakıştıramadığım gibi.. Ama bana çok yakıştığını düşünmüş ki hayat, iğneledi üstüme hayal kırıklığını ve terkedişleri..

Sobelemek Ölümü Aşkı ve Hüznü

I

Tek yürek atımı olmak ve sobeleyen olmak ölümü.. Beraberce.. Yasaklı olan diyarın en gizemli yerlerinde.. Yaşayamadıklarımıza duyduğumuz öfkeyi uysallaştırabilmek seninle... Hem de tek bir kelimeyle..

Ben sevmek için doğarken her yeni güne, sen sevilmek için doğuyorsun seninle sensizliğin olduğu yerlerde... Çelişkiler son bulsun dedikçe, kendi çelişkilerimize yenilenlerdik aslında.. Uzaklıklara bakmaktan gözleri acıyanlardık. Sevmek yaşam olgusuyken bizde, ölümü bile göze alanlardık sevgimiz uğruna.. Yaşayandık sevdayı.. En farklı, en doğal, en biz olan haliyle.

Yarım kalmışlıklara inat, tamamlayandık birbirimizdeki kayıp parçaları. Sevdayı en doğan haliyle yaşayanlardık. Bendim... sendin.. biz olduk, yasaklı olan ama her tadıyla, her nefesiyle biz kokan sevdanın minik busesinde.. Senin olmak vardı.. Sen olmak vardı.. Gözlerinin taaa içlerine bakıp Seni seviyorum diyebilmek vardı....


II


Her doğan güne birlikte gözlerimizi açmak ve merhaba demek vardı... Teninin sıcaklığını hissederken erimek vardı, adı bilinmez olan diyarların en köhne yalnızlığında..

Dilime yerleşen nihavent ezgiler eşliğinde adımlarken çılgınlığın dikey boyutlarını, yanmak vardı aşkına üşüyen yanımdan soyutlayarak kendimi..

Asırlar öncesine dayanan yokluğundu bugünlere ulaşmamı sağlayan. Sendin.. belki de bendim.. ne zaman biz olduk... yoksa hep biz miydik doğduğumuzdan beri..

Tüm kırılganlıklarıma rağmen sevebilmek seni.. Kendi parantezimizde yaşamak özgürce..
Adı aşk olan.. tadı tuzu sen olan sevdaya yanmak alabildiğince.. Umut olmayan bugünlere inat
eldeki yarınlarla mutlu olabilmek senin gölgen altında..

Ve sana seni seviyorum diyebilmek... Tüm gökyüzüne yazmak adını.. Gökkuşağının renklerinde dansetmek seninle, sana aşığım diyerek...

Seni seviyorum sevgili.. seni seviyorum...


III

Sevdalara açılan bir yelkendi sonsuzluğun.... Gecenin kokusu sinerken üzerine kelimelerin, kelimelerden önce harflerle dans edenlerdik..

İzlemek vardı seni derin bir boşlukta... Sadece bakmaktı uzaklardan, dokunamamaktı..
Sen vardın...ben hep fakirdim senden uzakta... Ağlardım bakmadığında delirdiğim bakışlarınla...
Bahar olmak vardı tapılası gözlerinde... Sevgilim diyebilmekti en güzeli... Sevgilim dediğini duymaktı...

Tek yürek atımı sevdamızın karanlık dehlizlerde, kaybolmasına izin vermemekti.
Geçmişe duyulan kin gerilerde kalırken yaşamaktı sevdayı, yaşanmamışlıkların ruhumuzda yarattığı sergüzeştlikte...

Adım hüzündü benim... Gözlerinin alabildiğince ama yüreğinin göremediğince hüznündüm ben ruhundan dökülen...

Adım aşktı benim... Hiç görmediğin, hiç tanımadığın bir tattım senin dilinde... Seviyorum diyebildiğimce özgür olmak ve özgürlük kanatlarını sevdana yükleyebilmekti akreple yelkovanın peşine takılarak..

Zaman durdu sevgili... Bundan sonra ve bundan evvel...
Senin zamanın benim...

Aşkına üşüyorum.

Sıradışı bir yaşamdı seni sevmekle başlayan. Gözleri acıyandık bakarken uzaklara.. Bir varmış bir yokmuşla başlayan bir masalın kahramanlarıydık.. Belki asırlar sonra Leyla ile Mecnun’un
yitik ruhlarıydı vücutlarımızda can bulan... Duymadığımda seslenmediğinde kulaklarımdaki çığlıktı ölüm... Ve biz sonunda sobeledik ölümü en tatlı haliyle..

Çengelli iğnenin ucuna asanlardık yüreklerimizi... Ve kan damlarken sevdayı yudum yudum içenlerdik. Boşverenlerdik herşeye, sevdanın yeni şekline bürünenlerdik. Yasaktın bana, yasaktım sana.. Sona ermiş görünen ama asla son olduğu bilinemeyen bir olguydu yaşayamadıklarımız. Sen vardın ben ise yokluktum

Adımız aşktı bizim, adımız hüzündü.. Kimsenin anlayamayacağı, bir paranteze sıkışmış kalan
noktalama işaretlerinin artık hükümsüz olduğu bir sevdaydı adımız... Şizofrenliğimin aykırılığı kadar aykırıydı sevdamız..

Oynadığımız körebe oyununda ebe olanlardık, bir türlü sobeleyemediğimiz geleceğimizle..
Bakışlarla konuşanlardık, ukala ses dalgalarının inadına... Yüreklerimizle görenlerdik, gören gözlerin aksine.. Ve biz kelimelerle sevişenlerdik tensel yakınlığı göz ardı ederek..

Ne çok sevdin beni... ne çok sevdim seni.. ne olduğunu anlamadan açılan sevda parantezimiz,
yine ne olduğunu anlamadan kapandı.. Üç noktalarla devam etmek istedikçe, inadına tek nokta oluyor artık cümlelerimizin sonları.

Devrik hayatlarımız gibiydi cümlelerimiz de... düz bir hayattı oysa istediğimiz. Belki de devrikliğiydi cümlelerimizin, hayatımızı anlamsızlaştıran.

Gittiğinde, kal diyemeyendim, iki damla gözyaşını saklayandım senin için gecelere...
Gittiğimde kal diyemeyendin yaptığın en zor seçimle...

Aşkına üşüyorum... sessizce...şizofrence..

'Seni sevmek sevgili, seni özgür bırakmaya razı olmaktı...'

“Yokluğun bıçak gibi kesti geceyi
Bir sen az oldun isteklerimde....
Oysa bir sen olsaydın gecemde gündüzümde.. “

Hayalden İbaret Sevda'm


Kırgın düşlerimden uzak, kırgın kalbimi avutuyorum. Kimbilir kaç zaman geçti sensiz, sayamadığım...
Senden uzak, sesinden uzak... Bir kez dokunamadığıma mı yansaydım sana, yoksa sesinden uzak kaldığıma mı, hangisi daha çok canımı yakıyordu... anlayamadım.

Yıllardır içimdeydin, belki de asırlardır... belki de doğmadan önce de biliyordum seni. Hep beklediğimdin sen, ama sana bunu anlatamadım...

Ben geldikçe, kaçanım oldun.. içini bilmediğim, yüreğini görmediğim sevdanın, kekremsi tadı oldun dilimde.. bıkmadan usanmadan sevgimi anlattığım, kağıtlar tükenip de kalemimin kırıldığı an da bile
beni düşündüğünü umut ederek, yeniden yazmaya koyulduğum adını bile koyamadığım sevdam oldun. Benim için çok şey oldun, ama ben senin için hiçbir şey oldum...

Kaç kopuş yaşadım bunca senedir.. Şerha şerha bölündü ruhumla birlikte kalbim. Dayandım...
dayandım da bir senden kopuşuma dayanamadım.. Ama olsun be gülüm, ayrılığı bile senden diye, sevdim ben...

Hep beni sevdiğini hayal ettim, belki de sevmedin.. ama ben hep hayal ettim. Hayalin bile güzeldi, bozmaya kıyamadım.. Beni kırdığın zamanlarda bu hayale sarıldım sımsıkı, seni kolay affetmelerim de bu yüzdendi zaten.

Gözyaşlarım akarken sessizce yanaklarımdan, onları bile sevdim, çünkü onlar sana aitti. Seni kaç gece döktüm gözlerimden bilmem, sayamadım...

Sesini hapsettim beynimin tüm hücrelerine. Özledikçe, çıkarıyorum sesini. Kapatıp gözlerimi, seni düşünüyorum yanımdaymışsın gibi.


Hep kızdın bana belki de seni sevdiğim için, nedenini anlamadığım kızgınlıklarının tümünü bana yönelttin her zaman. Bilemedin, bilemedin senden bir şey istemediğimi. Bırakmadın beni, seni özgürce sevemedim. Seni senden gizli sevdim.

Gittin, yoksun hayatımda. Artık gizlemiyorum duygularımı, özgürce seviyorum seni. Gözyaşlarımı hergün avucumda biriktiriyorum, sonra öpüyorum onları bir bir, seni öpercesine.

Gittin ve ben, gitme kal benimle diyemedim sana. O kadar istekliydin ki gitmek için, dur diyemedim sana, içim yandı da yine de kal diyemedim umursuz bakışlım.. Ardından bakarken, sessiz çığlıklarla bağırdım... duysaydın çığlıklarımı yine de gider miydin? Kulaklarını kapatabilirdin belki, ya kalbini kapatabilir miydin bana? hiç bilemedim...

Gitmen, seni sevmemi engellemiyor anla artık. Sen yokluğunda da varlığımsın... hiç gelmeyecek olsan da bundan sonra, yine de varlığım kalacaksın. Seni hep beklemiştim asırlardan bu yana... geldin varlığınla beni mutlu ettin. Şimdi gittin, yokluğunla bile mutlu ediyorsun. Çünkü senden bana kalan şey o kadar güzel, o kadar özel ki...

Gel demiyorum sana, demeyeceğim.. Gittiğin yerde mutluysan eğer, bu da bana yeter.
Sesinden mahrum kalmışım ne çıkar, senin özleminle her gün canım daha bir yanmış ne çıkar..
Yokluğunu varlığa çevirebilmişim ya, bu da bana yeter..

Gün aşık olmuş geceye,
Gece de yakamoz düşürmüş denize
Ne gün erişebilmiş geceye, ne de gece kavuşabilmiş gündüze.
Birbirlerini hiç görememişler belki de..
Ama engel olmamış bu aralarındaki sevgiye..
Varlıklarını hissetmeleri bile yetmiş kendilerine
Bazen, gün isyan edip yakmış ortalığı
Gece de özleminden tüm ışığını söndürmüş gökyüzünden
İkisi de bulutlara yükleyip hüzünlerini
Tüm yeryüzüne yağdırmışlar gözyaşlarını
Yine de vazgeçmemiş sevdasından ikisi de
Sonsuza dek birbirlerini göremeyeceklerini bilseler de....

Ben geceyim işte, senin için yakamoz düşürüyorum bol bol denize. Sen benden gitsen de, ben gelirim senin bensiz kıyılarına. Yokluğundan soyunup, varlığını giyerim üstüme... Gelirim, derin, sessiz duygusuz uykularına...

Benim için var olduğunu bilmek bile yeter, seni hiç göremesem de...

Bir Şizofrenin Günlüğü

Bir Şizofrenin Günlüğü'nden

Gecenin siyahı çökerken üzerime, aklın sınırlarını zorlayan bir çığlıkla avaz avaz susuyorum..
İçime çöreklenen ölümün sessizliğine inat, göğsümün tam orta yerine gelip patlıyor çığlığım..
İmkansızlığın karşısında canhıraş bir çabayla tutunmaya çalışırken yaşamın takılı kaldığım kıyısına, ellerimin boşluğu sarmasıyla sarsılıyor bedenim. Sanrılarımın bir oyunumusun yoksa imkansızlığın mı hayal dünyamın kapılarını zorluyor yine..bilmiyorum..

İçimdeki cesede dokunuyorum bir kez daha.. ellerimdeki kana bakıyorum boş gözlerle.. bir umut.. yokmu…

Kafamın içinde binlerce ses.. susturamıyorum..susmuyorlar..
- Bırak gitsin..
- yooo olmaz..
- bırakırsam ölürüm..
- giderse yiterim…
- Devam et..boşver her şeye..
- Bak bu olur.. ama imkansızlık? ? O ne olacak?
Yanıt…Sessizlik..

Gece daha da siyahlaşıyor.. dört duvar karanlığın boğucu kollarında arıyorum sanki huzuru..
Yitikliğim bir kez daha hortlarken yattığı yerden, kaderimin pis sırıtışı midemi bulandırıyor..
Gidin başımdan.. yalnız bırakın beni..
Yok mu sesimi duyan.. yok mu akan bu kanı durduran..
Tiz bir çığlık yükseliyor boğazımın derinliklerinden..

Saatin tiktaklarına takılıyor beynimin gözleri..
Tik tak..tik tak..
Zamanın acımasızlığı bu.. nasıl da alay ediyor benimle..
Gözlerimin kenarında oluşan derin çizgileri hatırlatıyor yeniden..
Aynanın karşısında gördüğüm yansımaya bakıyorum tik tak’lar uğuldarken beynimde..
Ne kadar zamanım kaldı?
Bazen diyorum ki… her şeyi bırak bir kenara.. yaşa yaşayabildiğin herşeyi..
Önüme duvar gibi dikiliyor yine kahrolası imkansızlığın..
Hangi yöne dönsem çarptığım bir duvar..
Kopası başımı vursam bu duvara.. yıkabilir miyim? ?
Hani şarkıdaki gibi.. “Ben imkansız aşklar için(mi) yaratılmışım...”

Gözlerim karanlığa teslim ediyor kendini.. son ışık kırıntısıda kayboluyor yavaş yavaş..
Uyusam.. uyandığımda sen olsan yanımda.. keşkeleri teslim edemiyorum dünün umursamazlığına.. belkilerle yıkılmıyor imkansızlığın duvarları..

Seninle varolan gerçeklik yıkılası bu duvarla anlamını yitiriyor..
ben yine.. aykırı..bir..şizofrenim…
engel olamıyorum değişime…

Hayallerime bırakma beni..
Sanrılarıma teslim etme..
Tut ellerimi.. çek çıkar beni..
Yık şu duvarı..
Sana ihtiyacım var…
İhtiyacım var sana..


Bir Şizofrenin Günlüğü

31 Ocak 2008

Yalnızlığa alışmalı....


Bavulları hep toplu durmalı insanın...

Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...

Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...

İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı...

Yalnızlığa alışmalı...

* * *

Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

* * *

İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan... Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı...

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına...

"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle başlamalı güne...

Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli, "... belki de hiçbir zaman olmaya­cak..."

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...

* * *

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı insan...

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli...

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...

* * *

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...

Yollarla barışmalı...

Yalnızlığa alışmalı.

kaç kopyayız biz?

kaç kopyayız biz?

Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden

Kaç kopya çıkarılabileceğini?

Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın far­kında mısınız?

İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman oldukları­nızla nasıl çaresizce baş­ka başka dünyalara doğ­ru kanat çırpmaya

çabaladığınızı farkediyor musunuz?

Bir dost nikahının or­tasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün ce­nazesinde karşılaştığı­nız eski bir sevgiliyle çı­kagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarat­tığını biliyor musunuz?

Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?

Halen sinemalarda gösterilen "Multipli city" (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara ya­nıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmak­tan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayama­dan bitkin düşen bir "işkolik"...

Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken in­sanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. So­nunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, iş­kolik kopyalar türüyor.

Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûru­nu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.

Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsu­nuz:

Sahi kaç kopyayız biz?

Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?

Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotoko­pimiz?

James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkekle­rini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?

Ne zaman Maryl Streep'in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp din­gin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna'nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?

Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıl­tısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?

Hangi kopyanız "Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken...

Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdü­lerinden cinsel fantaziler üreten din adamla­rını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda bi­rer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işa­damlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?

Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve göz­yaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı na­sıl kendinize bile söylemeye cesaret edemedi­ğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?

Her akşam haberlerin karşısında genç me­zarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?

Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfaların­dan oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı at­mak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi ha­tırlıyorsunuz, üzülerek mi..?

Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor mu­sunuz?

Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuştu­ruyor musunuz hiç...?

İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?

Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağı­nı denetleyebiliyor musunuz?

Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misi­niz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benzi­yor?

Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?

Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç su­ret bırakacaksınız?

Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?

Sahi, kaç kopyasınız siz...?

Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz...?