Değmez dediğin insan, kalbinin her kıvrımına değer ya; hayatın en falsolu küfürlerinden biridir bu aslında..!

13 Kasım 2007


Aşk, denizin ortasında vurgun yemek gibidir. Çaresizce kıvranır ve anılarınızla batarsınız cansız bedeniniz dibe vurduğunda batık aşklardan medet umarsınız...


Hayatta hiçbir sey için ağlamaya değmez, ağlamaya değenler zaten ağlatmaz. Eğer biri için ağlaman gerekiyorsa başını dik tut ki gözyaşların seni ağlatan kadar alçalmasın.

Bir gün bana "beni ne kadar seviyorsun" diyeceksin. "Bir serçenin gözyaşı kadar" diyeceğim.
"Bu kadarcık mı?" diyeceksin, ama bilmeyeceksin ki serçeler ağladıkları zaman ölürler.

Dün gece yıldızlara seni ve aşkımızı anlattım, dinledikçe daha bir parladılar, ama ayrı olduğumuzu söylediğimde hepsi tek tek kaydılar sırf seni dilemem için

Sahiller dalgayı nasıl beklerse, Gökyüzü mehtabı nasıl özlerse, Kuru topraklar suya nasıl hasretse, Sende benim hasretimsin...

Bırakma beni sevdiğim gidişine dayanamam, Hasret gözyaşlarımla kendimi avutamam, Dönerim dersin ama kadere inanamam, Bıraktığın anılarla sensiz yaşayamam...

An gelir insan gülerken ağlarmış. Gözyaşları sel olup kalbine akarmış, Kahkaha bir maske derler bilirmisin? İnsan sevdiğinden ayrılınca bu maskeyi takarmış..

Bir deniz düşün ( susuz ) bir insan düşün ( mutsuz ) bir gece düşün
( uykusuz ) bir bahar düşün ( çiçeksiz ) birde ben düşün,,sensiz!!!

Alacakaranlığı sevmem ya gece durmalı ya gündüz olmalı, kurşun ya derinden vurmalı ya da namlusunda kalmalı, yar ya tam sevmeli ya da arkasına bakmadan çekip gitmeli...

Yalnızlık Gecelerin,Ümit Bekleyenlerin,Hayal Çaresizlerin,Yağmur Sokakların, Tebessüm Dudakların, Sen ise Yalnız Benim Olmalısın Birtanem...

Önce düştüğümde kalkmayı ögrendim sonra aleve dokunduğumda acıyı sevmeyi ögrendim sevilmeyi sonra terkedilip beklemeyi sayende unutulmayı da öğrendim herşeyi öğrendimde yalnız unutmayı öğrenemedim...

Ne ağlayacak kadar günahkarım, ne de göklere çıkacak kadar masum. Ne geçmişte yaşadıklarımdan huzursuzum ne de şu anda yaptıklarımdan mutlu. Sırlar içinde bir dünyam var bir de sen varsın. Ne seni kaybedecek kadar cesurum ne de seni kaybedecek kadar güçlü.

Kendimi deniz kıyısındaki kum tanelerine benzetiyorum. Seni ise dalgalara. Üzerime her geldiğinde benden bir parça koparıyorsun.

Herşeyin sonu olduğu gibi aşklarında sonu vardır, herşey bitmesi gerektiği yerde biter asla sorulmaz neden diye, yanıtta bulunmaz sorulsa bile aşk bu çok seversin sevilirsin ama dedim ya aşk bu sağı solu belli olmaz .

Gül filizlendiği andan itibaren. Güneşe aşıktır. Her ne kadar güneş ayın çekimine kapılıp gülü unutsa da. Gül asla yıldızlara kanıp guneşi unutmaz.

İstanbul'u Dinliyorum

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalı Çarşı;
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;
Güvercin dolu avlular.
Çekiç sesleri geliyor doklardan,
Güzelim bahar rüzgarında, ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başında eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, bilmiyorum,
Beyaz bir ay doğuyor, fıstıkların arasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.

ORHAN VELi KANIK


üzere

Diyelim ki yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşalırcasına yağıyor mübarek,
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi dibe dalayım diyorsun
İçine çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Ben varım

Can Yücel

Yönetici ve Mühendis

Büyük bir şirketin üst düzey yöneticilerinden biri bir gün New York üzerinde balonla dolaşmaya çikar.
Aksilik bu ya, pusulasını aşağıya düşürür ve kaybolur.
İnmek için uygun bir yer ararken bir gökdelenin tepesinde sigara içen bir adam görür ve alçalır.
"Pardon. Ben neredeyim acaba?" diye sorar.
"Yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içindesin" der adam. Yönetici sinirlenir: "Sen mühendissin değil mi?" diye sorar.
"Evet." der adam.
"Nereden bildin?"
"Cünkü başim belada ve sana bir soru soruyorum. Verdiğin cevap 100% dogru fakat hiç bir işime yaramıyor."
"Sen de yöneticisin degil mi?"
"Evet sen nereden bildin?"
"Cünkü yerden 500 feet yükseklikte bir balonun içinde kaybolmuşsun. Pusulan yok, berbat durumdasın. Fakat bu şimdi benim suçum oldu."

Fleming

İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.
Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.
''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.
Yoksul ve onurlu Fleming; ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi.
Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.
''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat.
Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi.
Aristokrat devam etti; ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''
Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti.
Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.
Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.
Onu ne mi kurtardı? Penisilin!
Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill' di...
Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.


Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın,
Hiç acı çekmemiş gibi sevin,
Hiçbir şey beklemeden verin,
Karşılığını mutlaka birgün alırsınız...

Penisilin

İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çift yaşardı. Fleming'di adı. Günlerden bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu. Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor. Çocukcağız bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.
Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi. Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.
''Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum'' dedi.
Yoksul ve onurlu Fleming; ''Kabul edemem!'' diyerek ödülü geri çevirdi.
Tam bu sırada kapıdan çiftçinin küçük oğlu göründü.
''Bu senin oğlun mu?'' diye sordu aristokrat.
Çiftçi gururla ''Evet!'' dedi.
Aristokrat devam etti; ''Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ilerde gurur duyacağın bir kişi olur.''
Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü. Aradan yıllar geçti.
Çiftçi Fleming'in oğlu Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını penisilini bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.
Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.
Onu ne mi kurtardı? Penisilin!
Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill' di...
Oğlunun adı ise : Sir Winston Churchill.
Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming.
Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.
Hiç acı çekmemiş gibi sevin.
Hiçbir şey beklemeden verin.
Karşılığını mutlaka birgün alırsınız...

Sevginin Gücü

Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı.
34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke, kızgınlık, kendine acıma. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'tı. Mark hava kuvvetlerinde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu. Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi.
Sonunda Susan'ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde. İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, "Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki. Ne yapabilirdi? "Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı.
"Nasıl yaparım? Görmüyor musun ben körüm! Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun."
Duydukları Mark'ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu.
"Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu."
Tam iki hafta Mark, Susan'ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şöförü ile ahbap olursa, herşey kolaylaşır, şöför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı. Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi. Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan'ın. Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki. Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.
"Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi.. Salı.. Çarşamba.. Her gün mükemmel geçti Susan için. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte.
Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şöföre.
"Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şöför. Susan şöförün başkasına hitap ettiğini düşündü. Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?
"Neyimi kıskanıyorsunuz benim" diye sordu şöföre "Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şöför.
"Nasıl yani" dedi, Susan.
"Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan "
Mutluluk göz yaşları Susan'ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı. Markı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki. Talihli, gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi. Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu.
Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü.

Yeşil Gözler


Ay ışığı kara bir bulutun ardında kaybolduğunda, yere diz çöktüler. Elleri, dudakları birbirine kenetlendi. Islak kumlara uzandılar. Artık onlar da bulutların üzerindeydi. Genç kızın siyah saçları boşlukta eridi, yitti. Derken, bulutlar aralandı, nereden çıktılarsa, kara giysili adamlar belirdi, kollarına girdiler, onu bir uçurumun kenarına getirdiler. "Asuman!" diye haykırdı ancak boğazından ses çıkmadı. Karşıdaki boşlukta mavi giysili bir kız; "Uyansana, uyansana!" diye bağırıyordu. Sesler giderek daha yakından gelmeye başladı, kalınlaştı; "Uyan hemşehrim, uyan!" Gözünü açtığında, yanında oturan kır saçlı yaşlı adam, onu omzundan tutmuş sarsıyordu; "Uyan hemşehrim, bak, az kaldı geliyoruz!". "Ne oldu?" diye sordu, uyku sersemi... Başı yana düşmüş, cama dayadığı sol kolu uyuşmuştu. "Kâbus gördün herhalde yeğenim, uykunda bağırıyordun." dedi adam. Elinde sarı pirinçten eski bir anahtar tutuyordu. "Bu senin mi?" "Cebimden düşmüştür." dedi genç. Anahtarı aldı, evirdi, çevirdi, cebine yerleştirdi. "Memleket neresi?" Yaşlı adam bir kaşını kaldırmış, kuşkuyla onu inceliyordu. "Buralıyım, ama dört yıldır gurbetteydim" diye yanıtladı genç. "Kimlerdensin ?" "Tanımazsın sen amca, zaten kimim kimsem kalmadı artık burada. Seni çok rahatsız etmedim ya?" "Yok" dedi yaşlı adam, "beni rahatsız etmedin, ama sen rahatsızdın. Uykunda birisini sayıklıyordun. Dur bakayım, neydi adı? Asuman mıydı? Neyse, çıkaramadım... "Neden dönüyorsun gene memlekete?" "Ziyaret işte" diye geçiştirdi. Gördüğü düşün etkisindeydi, Asuman'ın hayali gözünün önünden gitmiyordu. Birlikte oldukları son geceyi anımsadı. Bir daha hiç görememişti onu. Başını cama doğru çevirdi. Yolun iki yanında sıralı portakal bahçeleri yeşil bir örtü gibi akıp geçiyordu. Görmeyeli, aralardaki boş tarlalar seralarla dolmuştu. Tüm vadi sera camlarından, naylonlarından yansıyan güneşle pırıl pırıl parlıyordu. Güneş doğalı birkaç saat olmuş, hava çoktan ısınmıştı. Aylardan mayıs olmasına karşın, yolcular sıcaktan bunalmış, ne yapacaklarını bilemez haldeydi. Yaşlı bir adam elindeki gazeteyi sallayarak serinlemeye çalışıyor, bir diğer yolcu elindeki su şişesi ile saçlarını ıslıyordu. "İnecek var" diye seslendi, güzel sesli bir kadın. Bir portakal bahçesinin yanında durdular. Açılan kapıdan dolan sıcak hava, içeriye mis gibi portakal çiçeği kokusu getirdi. Genç yolcu kucağında küçük çocuğu ile aşağı indi. Otobüs arkasında bir toz bulutu bırakarak hareket etti. Bir tepeyi tırmandılar, bir anda, uzakta, masmavi deniz belirdi. Virajları birer, birer dönerken, aşağıda kasabanın evleri göründü. Otobüs meydanda durdu. Yolcular indiler, eşyalar bagajdan çıkarıldı. O, çantasını aldı, bir an başını önüne eğip bekledi. Bir garip heyecana kapıldı, kalbi bir kuş gibi çırpınıyordu. Çevresine bakacak kadar cesaret gelince, ilerledi, yolun karşısına geçti. Öğlen güneşi kasabayı esir almıştı. Sokaklarda kimseler yoktu. Asfaltın üzerinden sıcak bir hava sütunu titreyerek yükseliyordu. Köşede, Dursun'un kahvesinde, bahçedeki hoparlörden çevreye neşeli bir şarkı yayılıyordu. Kahveye girdi, bardakları temizleyen garsondan soğuk bir şise su istedi, bahçeye çıktı. Sandalyeler, masalar bomboştu. Ağır, ağır ilerledi. Yolları, bahçeleri, evleri birer, birer anımsadı. Az ileride kasap Mehmet'in pembe boyalı evi olduğu gibi duruyordu. Yanındaki arsaya ise dört katlı bir apartman dikilmişti. Bir kaç sokak ötede durdu. Sokağın sonundaki, boyasız tahtaları kararmış harap eve uzun, uzun baktı. İçini bir hüzün kapladı, oracıkta yere çömeldi, başını göğe çevirdi. Gök masmaviydi, küçük bulutlar uçuşuyordu. Beyaz bir martı bir bulutun önünden geçiverdi. Neden sonra kalktı, yürüdü. Bahçe kapısı paslanmıştı, zorlukla açıldı. Her yeri yabani otlar bürümüş, duvarın dibindeki tahta divan çürümeye yüz tutmuştu. Sarı pirinç anahtarı cebinden çıkardı, evin kilidine soktu, anahtar dönmedi. Kilit değişmişti. " Birini mi aradınız ? " diye yankılandı tanıdık bir ses. İrkilerek toparlandı. Komşu apartmanın alt katındaki yaşlı bakkal çatık kaşlarla onu süzüyordu. "Merhaba" dedi, "Asım amca beni tanımadın mı? Ben Selim öğretmenin oğlu Uğur." Asım bakkal gözlerini kısarak baktı. Neden sonra çatık kaşları gevşedi; " Uğur, sen misin?.. Nereden çıktın? Hoş geldin oğlum gel!" Kucaklaştılar, öpüştüler. "Geçmiş olsun, Allah bir daha düşürmesin, mahpusluk zor iş." "Sorma Asım amca" dedi Uğur "Dört yıl geçti aradan. Bir gece kapı çalındı, ne olduğunu bile anlamadım. Koluma girdiler, götürdüler. Kimseye veda bile edemedim. Gerçi sonunda suçsuzluğumuz anlaşıldı, beraat ettim, ama ben de bittim." Gördüğü işkenceleri, çektiği sıkıntıları anlatmak istemedi. Dükkana girdiler, Uğur boş bir sandığın üzerine oturdu. Asım bakkal dolaptan soğuk bir gazoz açtı. Birkaç müşteri gelip gitti. Arada uzun, uzun konuştular. Asım bakkal ona, o yokken annesinin nasıl öldüğünü anlattı. Uğur'un gözleri nemlendi, omuzlarına yılların ağırlığı çöktü. Bir süre konuşamadılar. O sırada içeri küçük bir kız girdi. Esmer yüzü hüzünlü, saçları dağınık, giysileri kirliydi. "Asım amca, bir ekmek verir misin? " dedi. Kızın yeşil gözleri Uğur'a tanıdık geldi. " Gonca, kızım, annen nerelerde? Kaç gündür görünmüyor. " diye sordu Asım bakkal ekmeği verirken. Küçük kız başını üzüntü ile öne eğdi, "Annem çok hasta Asım amca, hep uyuyor..." "Asuman'ı hatırlar mısın?" diye sordu Asım bakkal küçük kız çıkınca. " Sen gittikten sonra apar topar evlendirdi onu annesi. O işsiz güçsüz herife güzelim kızı nasıl verdiler anlamadım gitti. İlk günden beri hep döverdi Asuman'ı. O yetimden ne isterdi bilmem. Hele annesi de ölünce, iyice yalnız kaldı kadıncağız. Serseri kocası iki sene önce İstanbul'a çalışmaya gitti. Bazen para gönderir, bazen de aylarca nerede olduğu bilinmez. Son üç aydır hiç haber alamamışlar. Asuman uzun zamandır hasta. Annesine küçük kız bakıyor. "Uğur basını kaldırıp yandaki apartmanın pencerelerine baktı. Asuman'ın oturduğu ikinci kattaki dairenin perdeleri kapalıydı. Bir zamanlar birlikte oturup çay içtikleri balkon boştu. O zamanlar sık, sık ziyaretlerine gider, sardunyaları seyreder, oradan buradan konuşurlardı. Çok konuşkan bir kızdı Asuman. O gün olan biteni uzun, uzun anlatır, arada bir durup gülümserdi. Gözlerinin önüne Asuman'ın hayali geldi. O mavi eteği, beyaz bluzu, zaman, zaman örttüğü başörtüsü altında parlak siyah saçları, gülümseyen güzel dudakları... Asım bakkala teşekkür edip, kendini sokağa attı, sağa sola bakındı. Eve girmekten vazgeçip, kasabanın tek oteline doğru yöneldi. Otele vardığında kendini yatağın üzerine bıraktı, yol yorgunluğuyla uyuya kaldı. Uyandığında hava kararmıştı. Gece hava hala sıcaktı. Dışarı çıktı, sahil yoluna doğru yürüdü. Deniz kıyısına varınca durdu, sonsuza uzanan lacivert örtüye baktı. Dalgaların sahile vuran sesleri martı çığlıklarına karışıyordu. Denize uzanan çamların dibindeki büyük kayaya kadar yürüdü. Kayanın dibine oturdu, o gece üzerinde birlikte oldukları kumlara baktı. Hayallere daldı. Yarın gidip Asuman'a uğrayıp, geçmiş olsun demeli, hatırını sormalıydı. Bu düşünceyle bir sevinç duygusu benliğini sardı, ümitlendi. "Kim bilir, belki ? " diye düşündü, "Belki ona yeniden kavuşurum." Otele döndüğünde günlerdir ilk kez deliksiz uyudu. Sabah uyandığında, güneş çoktan açık kalan perdelerin arasından odanın içine dolmuştu. Lavaboya uzandı, sular kesikti. Üstünü basını düzeltip, saçlarını taradı, sonra eve doğru yola koyuldu. İçinde anlaşılmaz, şeytanca bir neşe vardı. Sokağın başına vardığında bir olağandışılık fark etti. Bakkalın çevresi kalabalıktı. İnsanlar aralarında sessizce konuşuyor , başlarını sallıyorlardı. Dükkana girdi, " Bir büyük kolonya paketler misin Asım amca! " dedi "hediyelik olacak!" Asım bakkal elindeki paranın üstünü sayarken, " Duydun mu Uğur, Asuman ölmüş! " diye söylendi, "Meğerse öleli üç gün olmuş da, küçük kız öldüğünü anlamamış. Uyuyor zannetmiş, günlerce başında beklemiş annesinin. Cenazenin kokusu ortalığı sarınca, komşular polislere haber verip, kapıyı açtırmış. Gonca polisleri istememiş. Cenaze taşınırken, götürmeyin annemi diye ağlamış " Boğazına bir düğüm atılmış gibi oldu, bir şey söyleyemedi, geri, geri sokağa çıktı. " Kolonyayı unuttun !" diye bağırdı Asım bakkal arkasından. Gonca kaldırımda oturuyordu. Uğur'u görünce gülümsedi. Göz göze geldiler. Uğur küçük kızın yeşil gözlerini daha önce nerede gördüğünü anımsadı birden. Epeydir aynaya bakmamıştı, aynada gördüğü gözlerine.

Aşk Nedir?

Aşk iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır. BEKLENTİDIR.
Aşk delicesine flört ederken yanındakinin hiçbirşey yapmama özgürlüğünü saklı tutmaktır. SAYGIDIR.
Aşk zaaflarınız olduğunu ortaya çıkarır. KABULLENMEKTİR.

Aşk şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. SABIRDIR.

Aşk saçlarda başlayıp topuklarda biten gezintidir. KEŞİFTİR.

Aşk sevişelim demeden sevişmek, yanındakinin ne istediğini bilmektir. ANLAŞMAKTIR.

Aşk korumaktır. SORUMLULUKTUR.
Aşk ciddi bir tokalaşmayı kıkırdamaya dönüştürmektir. MİZAHTIR.

Aşk "durma yoksa seni öldürürüm" lafını duymaktır. ŞEHVETTİR.

Aşk sevgilinizin ne olduğunu bütün çıplaklığı ile görmektir. GERÇEKTİR.

Aşk saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktır. NEŞEDİR.

Aşk sizi kucaklayan kolların sizi daha çok sarmasıdır. MUTLULUKTUR.

Aşk gecenin bir vaktinde "sen uyu benim yatmam gerek" dediğinizde "uyanık kalıp biraz daha seni görmek isterim" yanıtını almaktır. SICAKLIKTIR.

Aşk tanıdığınızı sandığınız insanın yeni yanlarını keşfetmektir. TAZELİKTİR.
Aşk uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır. DÜŞLERİN GERÇEK OLMASIDIR.
Aşk kocaman yatağın üçte birine sığışmaktır. YAKINLIKTIR.

Aşk "sızlayan burun ucu" lafının anlamını bilmektir. DERSTİR.

Aşk ecza dolabını açtığında, dişmacunu kapağını kapatılmamış bulmaktır. UYUMDUR.

Aşk pencereden baktığında kiminle olduğunu anımsamaktır. DÜŞÜNCEDİR.

Aşk rüzgarın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip, sevgilinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. YALNIZLIKTIR.

Annenin Fedekarlığı

"Bebeğimi görebilirmiyim?" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!
Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu ortaya çıktı. Arada yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak ağlıyordu...
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlaması devam ederken annesine: "bugün okulda arkadaşlarım bana ucube dedi..."
Küçük çocuk bu kadersizliği ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışabilmiş biri olsaydı. Annesi, her zaman ona "insanların arasına karışmalısın!" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü; "Hiçbirşey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç biri için kulaklarını feda edebilecek biri aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası "hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojiside düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.
Yıllar geçmişti, birgün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbirşey yapamadım..."
"Birşey yapabileceğini sanmıyorum..." dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu an öğrenemezsin, henüz değil..."
Bu derin sır yıllar boyu gizlendi. Ancak birgün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin vefat haberini aldı ve hemen onun yanına koştu. Annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşca annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını elleriyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...
"Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi dimi?"

Usta

Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyduğundan bu işi yapmaya karar vermiş. “Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım” diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş da. Yanına varmış ve bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş.

- Anlat, demiş usta. Dinliyorum...

Genç adam, taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş. Sözleri bitince de ona bir taş uzatıp;

- Bu bir yeşim taşıdır, dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış.

- Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel, demiş. Şaşkın şaşkın suratına bakan genç adama;

- Haydi şimdi güle güle, diyerek oturduğu yerden kalkmış ve odadan çıkmış. Genç adam evine dönmüş. Kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş. “Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak... Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık... Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı...” diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyumaya, bütün işlerini diğer eliyle yapmaya alışmış zamanla. Uyuyunca taş elinden kayıp düşüverir diye hep yarı uyur, yarı uyanık geceler geçirmeye de.

Böylece her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yıl tamamlanmış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta, bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatıp avucunu açmış ve

- İşte taşınız, demiş. Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?.. Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:

- Şimdi sana bir taş daha vereceğim ve sen onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın. Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış. Mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam böyle bağırıp çağırırken, yaşlı usta, ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissedivermiş. Durmuş... Taşı şöyle biraz daha sıkmış... Sonra heyecanla şöyle demiş:

-Bu taş... Bu taş yeşim taşı değil ki usta...

Dokunduğumuzu hissedebilmek, taşın değerinden çok daha önemli öyle değil mi? Hepimizin avuçlarında değerli taşlar var aslında. Aman zaman dolmadan sakın ha açmayın avucunuzu, sonra kayıp düşüverirler ellerinizden.

Aşk

Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose.. Gül. Kocasının sevgili Rose'u.. Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi küçük bir kartla birlikte... Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı. Seni geçen sene bugünkünden daha çok seviyorum. Birden, bunların son gülleri olduğu düşündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi. Yumarta kapıya gelmeden. Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotoğrafı seyretti. Sessizce… Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapa yalnız ve hüzün dolu bir yıl. Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. "Biliyorum" dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra güllere ileştirmemi istediği kart. Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı. Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu, kart. Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim, kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip, seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak.. Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da. Rose.. Gül. Kocasının sevgili Rose'u.. Her yıl Sevgililer Günü'nü kapının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmıştı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi küçük bir kartla birlikte...
Her yıl güllere iliştirdiği karta aynı cümleleri yazardı. Seni geçen sene bugünkünden daha çok seviyorum. Birden, bunların son gülleri olduğu düşündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi. Yumarta kapıya gelmeden. Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi. Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotoğrafı seyretti. Sessizce…
Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapa yalnız ve hüzün dolu bir yıl. Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi. Kırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. "Biliyorum" dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlamış, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı, kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra güllere ileştirmemi istediği kart. Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı. Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu, kart. Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen, kalan ben olsaydım neler çekerdim, kim bilir? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak. Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim. Her zaman da seveceğim. Ama yaşamalısın. Devam etmelisin. Mutluluğu yeniden yakalamaya çalış. Kolay değil biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdiğim yeni adrese getirip, seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak..

Keşke'ler


Teypte eski bir Cohen şarkısı: 'Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim /
karşılaştık bir süre sonra /'Gözlerinin feri sönmüş' dedi bana: /'Aşkım, ne oldu sana? '/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /'Senin güzelliğine ne olduysa' dedim, / 'benim gözlerime de o oldu'.***
8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi...
Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar...
Ve yenik; 'keşke'li cümleler gibi...
Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır
hayatı...
Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keşke', onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
Mağlubiyetin takısıdır 'keşke'...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa
yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların
ağıtıdır.
Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz
yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna
gelip ertelenmiş bir sözdedir.
Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte...
'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en
güzel yıllarımı vermeseydim' diye diye sızlanır gider.
***'Keşke' nin panzehiri 'iyi ki 'dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
'Keşke', çoğunlukla bir 'ahhöla kopup gelir ciğerden... esefler,
hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden...
'İyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.
'Keşke' li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu
kuruluğu varsa, 'iyikililer de de göze alabilmişliğin, riske
girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.
Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir;
dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız
yerde kopmuşsunuzdur.
Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal
kırıklığındadır 'keşke'...
'Şimdiki aklım olsaydı' dövünmesindedir.
Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda
edilmiş, 'Ne derler'e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın
haz, bilinçaltından el sallar.
'Keşke'cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
'İyi ki' öyle mi ya! ...
Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç
huzuru ve haklı gururu haykırır.
***
'İyi ki'lerinizi toplayın bugün ve 'keşke'lerinizden çıkartın.
Fazlaysa kardasınız demektir.
Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara... Rüzgarlarla
koştunuz ya...
'Keşke'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa...
Telafi için elinizi çabuk tutun.
Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden
karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz 'keşke' diye
nemlenmesin...

Can Dündar...

Tanrının Verdikleri


Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı... Bir zamanlar bir tepenin üzerindeki villada bir oğlan çocuğu yaşarmış. İyi de yaşarmış. Köpekleri ve atları, otomobilleri ve müziği severmiş.. Yüzmeye gider, futbol oynar, güzel kızlara bayılırmış... Bir gün Tanrı'ya "Büyüdüğüm zaman neler istediğimi buldum, uzun uzun düşünüp" demiş... "Neler"... demiş Tanrı... "Bir büyük evde yaşamak isterim. Ön kapısında heykeller olsun. Arka kapıda iki St. Bernard köpeği... Uçsuz bucaksız bir bahçe içinde... Uzun, çok güzel ve çok müşfik bir kadınla evlenmek isterim. Siyah saçlı,mavi gözlü, gitar çalan ve tatlı tatlı şarkılar söyleyen..." "Üç güçlü oğlum olsun isterim ki, onlarla futbol oynayabileyim. Büyüdüklerinde birisi büyük bir bilim adamı, öteki senatör, üçüncüsü de milli santrafor olsun." "Ben bir seyyah olayım... Okyanuslara yelken açayım, dağların zirvelerine tırmanayım, insanları kurtarayım. Bir Ferrari kullanayım, yollarda..." "Ne güzel bir hayal bu" demiş, Tanrı... "Mutlu olmanı dilerim..." Bir gün oğlan futbol oynarken ayağını incitmiş. Ondan sonra değil dağlara, ağaçlara bile tırmanamaz olmuş. Okyanuslara yelken açmak da hayal olmuş tabii... Bunun üzerine pazarlama okuyup, tıbbi malzemeler dağıtan bir şirket kurmuş. Bir kızla evlenmiş, çok güzel ve çok müşfik. Ama uzun değil kısaymış. Saçları siyahmış ama, gözleri mavi değil, ela imiş. Gitar çalamaz, şarkı söyleyemezmiş ama, harika yemek pişirir, olağanüstü güzel kuş resimleri yaparmış. İşi dolayısı ile kent dışında bir villada değil, kentte bir apartmanın Teras katında oturmak zorunda kalmış, ama evinin deniz manzarası gene harikaymış. İki St.Bernard besleyecek bahçesi yokmuş ama, evinde harika tüylü bir Ankara kedisi varmış. Üç kızı olmuş. En küçükleri tekerlekli sandalyede yaşamak zorundaymış, Ama en güzelleriymiş. Üç kız da babalarını çok severlermiş. Onunla futbol oynayamazlarmış ama birlıkte denize, parklara giderlermiş. Uçurtma uçurdukları da olurmuş, bazen. En küçükleri hariç tabii. O gölgede bir ağacın altında oturur, gitarı ile şarkılar söylermiş. İyi para kazanmış ama öyle kırmızı bir Ferrarisi olmamış. Bir sabah uykudan üzüntü içinde uyanmış ve en iyi arkadaşına koşmuş... "Ben" demiş "Hiç mutlu değilim..." "Neden"... demiş, arkadaşı... "Çocukken siyah saçlı, uzun boylu, mavi gözlü, gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızla evlenmek isterdim. Oysa karım uzun değil, ela gözlü, gitar da çalamıyor." "Karın çok güzel" demiş, arkadaşı... "Harika resimler yapıyor, enfes yemekler pişiriyor üstelik." Adam dinlememiş bile onu... Bir gün karısına "Hiç mutlu değilim" diye dökmüş içini... "Neden" demiş, karısı... "Çünkü büyük bir bahçe içinde bir villada yaşamayı düşlerdim, oysa 47. Katta bir apartman dairesine tıkıldım. İki St. Bernard'ın yaşayacağı bir bahçem olsun isterdim, hani nerede..." "Konforlu bir apartmanda yaşıyoruz" demiş, karısı... "Oturduğumuz yerden okyanus görünüyor. Gülüyor, eğleniyor, birbirimizi seviyoruz. Kedimizi okşuyor, güzel kuşların resimlerini yapıyoruz... Üç de harika çocuğumuz var." Adam dinlemiyormuş bile... Ruh doktoruna koşmuş bir gün... "Ben mutlu değilim" diye... "Niye" demiş, doktor... "Çünkü ben bir gezginci olmak, okyanuslara açılmak, dağlara tırmanmak, insanları kurtarmak isterdim. Oysa masa başı işim ve sakat bir dizim var şimdi..." "Ama sattığın tıbbi malzemeler yığınla hayat kurtarıyor" demiş, doktor... Adam dinlememiş bile. Doktor da ona 100 $ vizite yazıp yollamış. Bir gün muhasebecisine "Ben çok mutsuzum" demiş... "Neden" demiş, muhasebeci... "Bir kırmızı Ferrarim olsun isterdim hep... Ve dünya umurumda olmasın. Oysa işe metro ile gidip geliyorum. Bir yığın da sorunlarım var." "İyi giyiniyor, en iyi restoranlara gidiyorsun. Bütün Avrupa ve Amerika'yı gezdin" demiş, muhasebeci. Ama adam dinlemiyormuş bile. Muhasebeci adama 100 $ danışma ücreti fatura edip yollamış. Onun da hayalinde kırmızı Ferrari varmış çünkü. Adam, rahibe "Çok mutsuzum" demiş... "Neden" demiş, rahip... "Üç oğlum olsun isterdim. Biri politikacı, biri bilim adamı, biri sporcu. Oysa üç kızım oldu. Birisi yürüyemiyor bile..." "Ama çok güzel ve çok zeki üç kızın var" demiş, rahip... "Seni çok seviyorlar. Başarılı da oldular. Biri hemşire, biri sanatçı, biri de müzik hocası..." Ama adam dinlemiyormuş bile... Öyle mutsuzmuş ki hasta olmuş sonunda. Bir beyaz hastane odasında, etrafı beyaz giyinmiş hemşirelerle dolu yatıyormuş. Vücuduna bağlı teller hastaneye kendi sattığı kalp cihazına gidiyor, kollarına bağlı serumlarla besleniyormuş. Fena halde mutsuzmuş adam şimdi. Ailesi, dostları ve rahibi yatağının başına toplanmışlar. Onlarda üzüntü içindeymiş. Mutlu olanlar sadece ruh doktoru ile muhasebecisi imiş. Bir gece adam hastane odasında Tanrı ile yalnız kaldığında "Tanrım" demiş... "Hatırlar mısın, çocukken sana yalvarmış ve istediklerimi sıralamıştım." "Hatırladım" demiş, Tanrı... "Güzel bir hayaldi." "Peki, niye onların hiç birini vermedin bana" demiş, adam... "Verebilirdim" demiş, Tanrı... "Ama sana istemediğin şeyleri vererek bir sürpriz yapmak istedim." "Bak neler verdim sana..." Bir güzel, sevecen eş, iyi bir iş, yaşanacak güzel bir ev. Üç tatlı kız evlat... Bir araya getirdiğim en güzel yaşam paketlerinden biriydi bu." "Evet" demiş, adam... "Ama bana benim gerçekten istediklerimi vereceksin sandım." "Ben de senin, benim gerçekten istediğimi vereceğini sandım" demiş, Tanrı... "Sen ne istedin ki" demiş, adam hayretle... Tanrı'nın da bazı şeyler isteyeceğini hiç düşünmemişmiş hayatında. "Sana verdiklerimle mutlu olmanı istemiştim" demiş, Tanrı... Adam karanlık odasında sabaha kadar düşünmüş. Sonunda yeni bir hayal kurmaya karar vermiş. Yıllar önce kurduğu hayalin yerine "Keşke bunu hayal etseydim" dediği bir hayal... Bu defa ki hayalinde, zaten sahip olduğu şeyler varmış hep. Adam kısa zamanda iyileşmiş, 47. kattaki dairesinde çok mutlu yaşamış. Kızların şen şakrak sesleri, eşinin derin ela gözleri ve harika kuş resimleri arasında mutlu olduğunu hissedermiş bütün gün... Geceleri de okyanusa yansıyan kentin ışıklarının dalgalar üzerinde oynaşmasına bakar, gülümsermiş... * * * Sınır tanımadan büyük düşünmek... Hayal gücünü sonuna kadar zorlamak... Ama elde ettikleriyle de mutlu olmayı bilebilmek... Tanrı'nın insana verebileceği en büyük iki nimet bu olmalı... Bakın bakalım, size neler vermiş Tanrı...

Hız ve Ceza

Jack, yavaşlamadan önce göstergeye baktı. Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?
Jack arabasını sağa çekti. "İnşallah su anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer" diye düşünüyordu. Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Bob? Bu polis kiliseden Bob değil mi? Jack, iyice arabasının koltuğuna sindi.
Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için. "Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç"
"Merhaba Jack" Bob gülümsemiyordu. "Beni, karimi ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın"
"Evet öyle" Bob umursamaz görünüyordu. "Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca Diana bana bu aksam patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?"
Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum" diye cevapladı Bob. "Eyvah! Bu taktik fazla ise yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli" diye düşündü Jack. "Beni kaç ile giderken yakaladın?"
"Yetmiş.Lütfen arabana girer misin?" dedi Bob.
"Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda göstergeye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum."
Lütfen Jack, arabana gir" diye üsteledi Bob.
Jack cani sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir seyler yazıyordu."Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyor ki" diye düşündü Jack. Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob, Jack'a bir kağıt verdi ve gitti.
"Ceza değil bu" diye kendi kendine söylendi Jack. Bir anda sevinmişti.
Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu: "Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yasındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Benim kızımı tekrar koklayabilip öpebilmem için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim.Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı."Jack, 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.

Mor Menekşeler

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi.Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar ,mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.. gölgeyi sever menekşeler derdi..Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi ,her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu
Hande.. Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi.Herkesten farklı olursan,bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. İlk olarak,okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer' in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan
problemli bir ailenin kızı idi.Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Ögretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande' nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande' ye sordu:Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun? Hande cevap verdi: Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne ,o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin,oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı ,belki de bu yüzden bu kadar güzeller.Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir ,onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf
öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak peki kızım kimin yanında istersen
oturabilirsin,dedi.Pazartesi Hande Hacerin yanında oturmaya başladı.Hem Hande
tedirgindi,hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande' den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi ,iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin' di . Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı.Nasıl olurda kendi yerine Hacer'i seçerdi? Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Bir gün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebeb olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı? Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu.Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini
keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu,Hande ile konusmuyordu.Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı,kar atıştırmaya başlamıştı.Hande karı çok
seviyordu,yürüdü ,yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve dogru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu. Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi biraz ürkek .Şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi. Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande ''bu soğukta ???'' Hacer gülümsedi onlar annem için ,annem onları çok sever. Sonra yatakta yatan kadını fark
etti Hande. Annen hasta mı? dedi. Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok,birtek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama
tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak.Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı ,ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını.
Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte.Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını ,ağlıyarak. Bir şeyler yapalım anne dedi. O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu,ne dağınıktı ,ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil ,iki kız kardeşlerdi
artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikiside evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi,hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor.Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de ögretiyor. Bir kızı var adı,Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.


LÜTFEN SEVGİNİZE ÖNYARGI KOYMAYIN
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR