Değmez dediğin insan, kalbinin her kıvrımına değer ya; hayatın en falsolu küfürlerinden biridir bu aslında..!

26 Ağustos 2007

Yaşam Sayınız

Bütün yapmanız gereken doğum gününüzü,ayınızı ve yılınızı yan yana yazarak toplamak.
Çıkan sonuç sizin yaşam sayınız ve kaderiniz.....

26 ağustos 2007 de doğduğunuzu varsayın,öyleyse 26,8 ve 2007 sayılarını yanyana toplayacaksınız,yani 2,6,8,2,0,0,7=toplam 25 dir,şimdide 2 ve 5 i toplayalım,7 çıkar.Yani yaşam sayınız 7 oluyor.Şimdi aynı hesabı kendi doğum tarihiniz için yapın ve yaşam sayınızı bulun.Sadece doğum gününüz için değil,aynı hesaplamayı yaşamınızda dönüm noktası olan her tarih için yapabilirsiniz.

İşte Numeroloji;


1 Sayısı:

Anahtar sözcükler;cesaret,öncülük,özgürlük,başarmak ve bireysellik.Bir sayısı erkeksidir ve güneş tarafından yönetilir.Koç ve Aslan burçları üzerinde etkilidir.Orjinallik,aktif olmak,sonuçları sezebilmek,otorite,güçlülük,yaratıcılık,enerjik olmak,atılganlık,kendine güvenmek ve hırs BİR sayısının pozitif özellikleridir.Farklı olmak,zaman zaman tembellik duygusu,değişgenlik,ani güvensizlik,kendini yalnız hissetmek,zayıflık korkusu,ketumiyet ve suskunluk vede güvence arama boşlukları sende zaman zaman ortaya çıkan ve seninle beraber yaşayan duygulardır.Şimdi de bir sayısının negatif özelliklerine bakalım;Bunları bilmeli ve her zaman yenmeye çalışmalısınız.Bir sayısı sinirlilik,diktatörlük,kibir ve gurur,yüksek egoizm,küstahlık,anarşizm ve ihtiras getirebilir.Bunlardan kesin olarak kaçınmak gerekir.Bir sayısı insanı amacını bilir ve o amaca yönelik olarak hangi yöntemleri kullanabileceğinin de farkındadır.Yaratıcı olduğu için düşüncelerinde orjinaldir.Öğrenmekten hoşlanır.Ekip çalışmalarına pek uygun değildir.Yaşamsal sorunları çözerken içten gelen sesine inanırsa,gereken enerji sağlanabilir.Yeterki tembellikten ve terkedilmişlik duygusundan uzak kalabilsin.Uzun ve yorucu çalışmalar "bir" insanını korkutamaz.Daima liderlik rolünü iyi oynar ve bunu çok iyi başarır.Mücadeleederken,önüne çıkan engellerden zevk alır,boğuşmaktan hoşlanır.Diğer dikkat çeken yön ise,insanları reddederken üzerine düşen sorumluluğu bilmesi ve bu sorumluluğu kolayca üzerine alabilmesidir


2 Sayısı:

Anahtar sözcükler;işbirliği,diplomasi,uyumluluk,uzlaştırıcılık,zerafet ve incelik."Bana katılın yalnızlıktan hoşlanmıyorum" işte ikinin yaşam sloganı.İki sayısı dişiselliğin ve dışa dönüklüğün sembolüdür.Ay tarafından yönetilir.Başak,terazi ve akrep burçları üzerinde çok etkilidir.Toleranslı olmak,kibarlık,nezaket,sevimlilik,saygılı ve nazik olmak,içtenlik,samimiyet ve sadakat,esneklik ve yumuşaklık,toplumu ve kalabalıkları sevmek,yardımseverlik,bağlayıcılık ve ikna edicilik İki sayısının pozitif özellikleridir.Buna karşın ani kalabalık ve saygısızlık,emin olamamak,dikkatsizlik,dağınıklık,cesaretsizlik,kayıtsızlık ve ilgisizlik,bir konuya veya bir olaya konsantre olamamak,hareketsizlik ve kayıtsızlık,duygusuzluk,pasiflik ve soğukluk İki sayısının negatif yönlerini oluşturur.Bu önemli ve sert etkiler İki sayısının pasif ama gizli güçleridir.İki sayısını etkileri arasında inatçılık,aşırı duyarlılık,katılık,küçük görmek,melankolik kaçışlar gibi etkilerede raslanabilir.Bütün bu etkileri iyice tanımak ve olaylarla yüzyüze geldiğinde,aşabilmek için kişinin kendisine telkinlerde bulunması gerekir.İki sayısının insanı,diplomasiyi ve politikayı iyi bilir,üstelik siyaset sanatının gerekliliğini ve gerçek doğrularını kavramıştır.Olaylarda çıkabilecek her sorunda daima barışcı ve çözüm arayıcıdır.İyi bir gözlemci ve izleyici olduğu için,yaşam boyu bu özelliği ile çözümleyici olacak ve olayları büyük zararlar görmeden aşabilecektir.


3 Sayısı:


Anahtar sözcükler;neşe,coşku,yaratıcılık,kişisellik ve sanat."Eğlence ve neşe nerede"işte üçün yaşam sloganı.Üç sayısı Jüpiter tarafından yönetilir.Yay ve terazi burçlarını etkiler.Üç sayısını insanı;süreli mutluluk duygusuna,güçlü bir hayal gücüne,içten dostluk yetisine,iyimserliğe,sürekli köpüren bir coşku ve neşelenme gücüne,kıymetbilirliğe,yüksek sanat aşkına ve sosyal uyumluluğa sahiptir.Öte yandan üç sayısı gizliden gizliğe melankolizm,uyuşukluk,sınırlılık,içe kapanıklık ve karamsarlık,uzaklaşma güdüsü,pireyi deve yapmak,çekingenlik,ilgizizlik ve kayıtsızlık gibi etkileride getirebilir.Üç sayısı her sayıda olduğu gibi negatif etkilerde getirebilir;maymun iştahlılık,sıkıcılık,kötümserlik,gösterişcilik,çok konuşmak,sürekli şikayetçi olmak,ani sert davranışlar ve züppelik.Üç sayısı insanı,bir sanatçı,kozmetik uzmanı,müzisyen,oyuncu,yazar,sunucu,danışman,psikiyatr veya psikolog olabilir.Sanatın her alanı uygundur.Yaşama sanatının bir kaçma ve kovalama sanatı olduğunu iyi bilir ve de bu rolü başarı ile ile oynar.Doğal yapısı gereği,bir hayal ve kurgu sanatçısı olduğundn çok pratik sayılmaz.Bu bir eksiklik değildir çünkü öğlesine renkli bir enerji yayar ki;keyifli olduğunda çevre neşe ve çoşku renklerine boğulur.Üç insanı,yaşam yoluna doğal yetenekle başlar,onda mükemmel bir sezgi ve kehanet yeteneği vardır.Eğer bu gücü tam anlamıyla bilebilir ve ortaya atmaktan çekinmezse geleceği algılayabilir ve çevresini yönlendirebilir.Eğer,hangi tür ve boyutta olursa olsun,sanatla sanatla biraz ilgiliyse üç sayısının titreşimleri üç insanına konuşma ve yazma alanında büyük etki verecek ve kolaylık sağlayacaktır.


4 Sayısı:


Anahtar sözcükler;çalışmak,disiplin,sınırlamak ve düzene koymakpratik olmak ve de otoritedir."Şimdi sırası mı?Görüyorsun ki,meşgulüm..."işte dördün yaşam sloganı.Dört sayısı güneş tarafından yönetilir.Boğa ve Oğlak burçlarını etkisi altında tutar.Dört sayısının insanı olarak kararlı,yapıcı,metotlu,ekonomik,sebeb ve sonuçları iyi görebilen,ciddi,güven verici ve daha da önemlisi etkileyici,vakur,asil ve ağırbaşlıdır.Öte yandan dört sayısı zaman zaman ,dikkatsizlik,tembellik,detaylara fazla boğulmak,kararsızlık,ölcülsüzlük,olayları akışına bırakmak,raslantılara güvenmek,farklılık veya ayrıcalık çabası ve yetersizlik gibi duygularıda getirebilir.Dikkatli olunmalı ve bu yönler ortaya çıktığında akılcı ve iradeli olumalıdır.Her syıda olduğu gibi,dört sayısının da negatif etkileri vardır.Dar kafalılık,inatçılık,esnek olmamak,aşırı sertleşmek,dogmatizim,kabalık,saygısızlık,kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmak dikkafalılık,bildiğini okumak ve hoşnutsuzluk genelde negatif etkileridir.Dört sayısının bu negatif etkilerine karşı savaş vermekten kaçınmamalı ve etkileyen diğer sayıların olumlu etkilerinden yararlanıp,onlardan güç alınmalıdır.Gerekli desdek gelecektir.Dört insanı,bir inşaatcı,mekanik uzmanı,muhasebe uzmanı,muhasebeci,iş adamı,mühendis,mimar,yönetici veya laboratuvar araştırmacısı olabilir.


5 Sayısı:


Anahtar sözcükler;özgürlük,aktif olmak,geliştiricilik,devrimcilik,çok yönlülük ve değişimleri kabullenmek olarak tanımlanabilir."Senin için herşeyi daha iyi yapabilirim"işte beşlerin sloganı.Beş sayısı merkür tarafından yönetilir.İkizler ve Aslan burçlarını etkiler.Beş sayısının insanı,bağımsızlık meraklısı,duygusal,ön-sezileri yüksek,fırsatcı ve yaratıcı,keyifli,neşeli,esnek,yumuşak başlı,gayretli,gelenek ve kurallara aykırı ve de yorulmak bilmez biridir.Öte yandan beş sayısının getirdiği ilginç etkilerde vardır;ani değişim korkuları,renksizlik ve ruhsuzluk,eskiye meraklılık,aşırı terettüdler,vurdumduymazlık ve şüphecilik,soğukkanlılık,daha da doğrusu heyecansızlık ve durgunluk gibi.Negatif etkileri;sık sık gelen huzursuzluk duygusu,sinirlilik,aşırılık,eksantrık olma meraklılığı,düşüncesizlik,tahrik edicilik,abartılı olmak,yüzeysellik,çılgınlık,mantıksızlık,ya da anlamsızlık görülebilecek bazı negatif etkilerdir.Beş insanı,bir truzimci,yayıncı,araştırmacı,yazar,gazeteci,politikacı,dedektif,film yönetmeni,danışman,satıcı veya her konuda doğaüstü araştırmacısı olabilir.Bir beş insanı vardır ama aslında yoktur,yani tam bir sihirbaz gibi,tanıkların gözü önünde aniden ortadan yok olabilir.Ama kişiliğinin ışıltılı birhatırlanma kalacak ve uzun zaman hissedilecektir.Bütün sayıların içinde en meraklısıdır,bir cıva gibidir,çok yüksek düzeydeki elektrik enerjisi,çevredeki herkese canlılık,hareket ve eylem getirir.Beş insanı sık sık sevgili değiştirir,ama bu kadarlada kalmaz,sık sık yaşamını ve kişiliğinide değiştirerek çevresindekileri şaşkınlıklara uğratır.Beş sayısının insanı yaşamın bilinmeyen sınırlarında,daha fazla bilinmeyenlere ulaşmak için,durup dinlenmeden yürür.Araştırıcılığı ve bilinmeyene karşı olan ölümsüz merakı sınır tanımaz ve durmak nedir bilmez.Beş sayısının doğal liderdir,her konuda başı çekmeyi iyi bilir.Olağanüstü gücü ile adeta çevresindekileri projekte eder,aydınlatır ve gizli kalan her yönü aydınlatman için çabalar ve sonuçta başarır da.Öyle anlar ve durumlar ile karşılaşılabilir ki,yıkılsa,büyük maddi ve manevi yaralar alsa dahi,bunu asla dışarı belli etmeyecek ve kimse anlamayacaktır.Beş insanları bir anlamda kolay tatmin olmayan ve yetinmeyen insanlardır.Onlar yeni birşeyler elde edebilmek ve öğrenebilmek için yorulmak bilmeden uğraşıp,didinirler.Her sabah yaşama yeni doğmuş gibi başlar ve yeni bir oyuna hazır olurlar.Dün olanlar dünde kalmıştır,her ne olursa olsun,onlar dünün olaylarıdır.Bir kez daha yaşanmamaları için herşey yapılmalıdır.Ötesi hiç önemli değildir...Hatta beş insanına dün kötülük eden,bugün yeniden şansını deneyebilir.


6 Sayısı:


Bu sayının anahtar sözcükleri;sorrumluluk,birleşik insanlık realitesi,yargı ve uyumdur.Altı sayısının insanları için en önemli olay,başkalarının yardımına koşmak ve sevdiklerini korumaktır.Altı sayısı Venüs tarafından yönetilir.Balık ile Yengeç burçlarını etkisi altına alır.Sayınız altı ise,yaşamın zorlu yollarında sizi etkileyebilecek olan temel etkenler şunlardır;altı sayısının insanı olarak insancıl,ruhen mutlu,uyumlu,yardımsever,paylaşıcı,kıymet bilen,güvenilir,şefkatli,saygılı,yüceltici ve ruhsal dengesi yüksek birisiniz.Öte yandan altı sayısı size hesapsızlık,melankoli,ayrıcalık,ihmalcilik,kayıtsızlık,dışlayıcılık,kendini arayıcılık,peşin hükümlülük,vefasızlık gibi özellikleri de yanında getirebilir.Bu etkilere karşı daha tutarlı,bilinçli olmalısınız.Negatif etkileriniz;duyarsızlık,içe kapanıklık,kindarlık,sorumsuzluk,kusur arayıcılık,alınganlık,nezaketsizlik,vurdum duymazlık ve saldırganlık.Bütün bunlar altı sayısının size getireceği negatif etkilerdir.



7 Sayısı:


Anahtar sözcükler;duygusal,yaratıcı,hayalperest,entellektüel,derin,çalışkan,vakur,onurlu ve titiz biridir."Ben seni incelerim,araştırırım"işte yedinin yaşam sloganı.Tüm yaşamın boyunca senin düşünce tarzın ve dünya görüşün bu doğrultuda oldu ve olacak.Yedi sayısı evrenin gizem ve kudret sayısıdır ve sayılar evrenin güç kaynağıdır.Neptün gezegeni tarafından yönetilir.Akrep ve Kova burçlarını yönetir.Aslında yedi sayısının gizemi tam olarak çözülememiştir.Yedi sayısının anahtar sözcükleri;bilgi,anlayış,gerçeği aramak,orjinallik ve analiz etmektir.Bu güne kadar ve yaşanacak yaşam yolunda bu güçlü etkiler sizi yönlendirecekler.Özellikle dakiklik,o andaki sorumluluğunuz ve bir zamanlama ustası olmanızla ünlüsünüz.Yedi sayısı size aynı zamanda;yanlızlık korkusu,zaman zaman etkili olamama,yeterli kültürü olduğuna inanama,bireysellik,üstünkörülük,dar görüşlülük,düzenzizlik,eksiklik ve uzaklık duygusu gibi etkilerde getirebilir.Yedi sayısı size negatif olarak;aşırı eleştiricilik,gurur ve kibir,sinirlilik ve huyzuzluk,kuşkuculuk,sabırsızlık,tahammülsüzlük,inzivaya düşgünlük,bağnazlık,bilgiçlik ve ukalalık gibi etkilerde verebilir.Yedi sayısının insanı olarak,bilimin her alanında,kimyacı,matematikçi,kanun adamı,tıp mensubu,majisyen veya sihirbaz,ulaştırmacı,kriminolojist,yazar,cerrah,kamereman,sosyolog ve psikolog olabilirsiniz.


8 Sayısı:


Anahtar sözcükler;organizasyon,yargı,denge,maddi başarı,otorite,güç ve arayıştır."Kuralları ben koyarım"sekiz sayısının yaşam sloganıdır.Sekiz sayısı Satürn tarafından yönetilir,aynı zamandada Oğlak burcunu etkisi altında tutar.Sekiz sayısının getirdiği etkiler;güçlülük,disiplin,bağımsızlıkikendine güven,sorumluluk,başarılı olmak,araştırmak,başarmak,her konuda kesinlik ve kararlılık,işbirliği yeteneği,cüretkarlık ve ataklıktır.Bu önemli yaşam sayısı zaman zaman savunmasız kalmak,organizasyon eksikliği,çekingenlik,ilişkisizlik,kurallara karşı gelmek,sabit fikirlilik,dikkatsizlik,toyluk ve incinebilirlik etkilerinide beraberinde getirebilir.Bu sayı birçok mensubuna diktatörlük,fanatiklik,aşırı soğukluk,tutuculuk,katılık,agresiflik,kısıtlayıcılık,dikbaşlılık,daima hata yapma korkusu,isyankarlık gibi negatif etkileri de getirebilir.Başarısızlığın ve arada bir mutsuzluğunun temel nedeni bunlardır.Bunlara karşı en iyi direnme yolu,etkileyen diğer yaşam sayılarını bilmek ve onlardan gereken gücü alabilmektir.Siz sekiz insanı olarak yayıncılık,yazarlık,bankacılık,politikacı,finansörlük,toprak ve gayri menkul alım-satımı,avukatlık,arkeologluk,antikacılık ve belediyecilik gibi meslekleri secebilirsiniz,Sekiz insanı iki adet dört sayısının insanıdır.



9 Sayısı;

Anahtar sözcükler;hümanizm,kardeşlik,bağışlamak,kucaklamak ve yardımseverliktir.Dokuz sayısı sayılar evreninin son halkası ve zirvesidir.Ayrıca en önemlisi bu tanrısal sayı,kudretin kaynağıdır.Dokuz sayısını Mars yönetir.Kova ve Balık burclarını etkiler.İnsanlığın astrolojik çağ olarak Balık burcundan Kova burcuna gectiği günlerde dokuz sayısı ve dokuz sayısının insanı çok önemlidir,çünkü gezegenin geleceği ellerindedir.Gerçek bir dokuz insanı bu nitelikleri taşır.Bu gizemli sayı;idealizm,yaratıcılık,sevecenlik,anlayış,idraki,alçakgönüllülük,saygılılık,
konukseverlik,şefkatlilik,iyimserlik ve geleceği oluşturmak gibi etkileride getiriyor.Güçlü bir dokuz sayısı bunların yanı sıra evrensel düalite gereği başka etkileride getirebilir.tek bir konuda kesin kararlı olmak,herkesten uzak kalma güdüsü,ayrıcalıklık,birine yada bir konuya bağımlı kalamamak,yüzeysellik,kayıtsızlık,duyarsızlık,tepkisizlik ve içine dönüklük gibi etkileride verebilir.Bu etkileri iyiye kullanabilir ve kendinize yararlı bir hale getirebilirsiniz.Dokuz sayısı çok güçlü bir sayıdır,bu çok güçlü ve kudretli enerji tabii ki,negatif etkileride yanında getirebilir;örneğin soğukluk,inatçılık,toplumu sevmemek,acı ve kırıcı olmak,söz dinlemezlik,harislik,cimrilik ve sıkıcılık gibi.Kendinize meslek olarak,tiyatro ve sinema oyunculuğunu,ressamlığı,gazeteciliği,restorancılığı,eğlence organizatörlüğünü,turuzmciliği,misyonerliği,doktorluğu veya konuşmacı olmayı seçebilirsiniz.

19 Ağustos 2007

seni seviyorum demek isterdim

Seni seviyorum demek isterdim
ölesiye bir duyguyla,
taparcasına dil dökmek
ve saçların ağarmadan söylemek isterdim


Seni sarmak isterdim sonsuzlukla
delicesine sevmek
bir sarhoş gibi adını sayıklamak
ve bağırarak kollarında ölmek isterdim
gülüm....


Ahmet Kutsi TECER

Duracaksın

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
Öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
Kader,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
Duracaksın
Durup,gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
Sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan
alaycı kargaların sesini dinleyeceksin
Çiçekleri koklayıp derin bir soluk alacaksın

Ölüm seni kuşattığında,tam o sırada,hayatı
düşüneceksin
Acıyı,öfkeyi,kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
Bir zaman,dinlenin biraz,diyeceksin

Bir inci avcısı gibi,ta derinlere dalıp tek tek bütün
istiridyeleri açarak
bir sevinç arayacaksın
Hayaller kuracaksın
Hatıralarını bir daha gözden gecireceksin
Sevdiklerini düşüneceksin ve seni sevenleri
Özlediklerini düşüneceksin ve seni özleyenleri
Teninde iz bırakanları ve senin izini taşıyan tenleri
Seni şaklarıyla güldürenleri ve senin şakalarına gülenleri
Sevinçlerini,hayallerini,hatıralarını,
sevdalarını,sevişmelerini
özlemlerini,şakalarını bir bir yerleştireceksin içine,
Hayat denilen mucizenin sana verdiği armağanları
sıkıca kucaklayacaksın

Ölüm her yandan üstüne saldırıp seni kuşattığında,
tam da o zaman,hayatı düşüneceksin...

Güzel bir haber gelecek belki yarın sabah
Belki bir mektup alacaksın
Sana gülümsemesini çok istediğin gibi gülümseyecek belki sana
Serüvenci gemiciler gibi meçhul denizlerde
kaybolduğunda
Tam da o zaman,karanın bir gün görüneceğini düşüneceksin
Gözcünün;kara göründü,diye bağırdığını hayal edeceksin
Kara hiç görünmese bile,
hiç olmazsa neyi aradığını ve neyi kaybettiğini
bileceksin
Çektiğin onca fırtınanın,varmayı umduğun o umutlu
hedefle mana kazandığını anlayacaksın.

Her şeyini kaybetsende hayallerini kaybetmeyeceksin

Neyi aradığını hiç unutmayacaksın
Sevinçleri ne kadar hatırlarsan,acının derinliğini
o kadar kavrayacaksın
Yaşadığın ve yaşayabileceğin güzel şeyleri ne kadar
çok düşünürsen
öfken o kadar keskinleşecek
Karanlık inerken,ışığa daha dikkatli bakacaksın
Geleceğinle arana,dibinde canavarların dolaştığı
bir uçurum koyduklarında,
nasıl biteceğini bilmediğin atlayışını yapmadan önce
geçmişine,sevinçlerine,hayallerine yaslanıp güç alacaksın

Sevdiğin bir türküyü mırıldanmaktan hiç vazgecmeyeceksin
Bir çiçek iliştireceksin yakana
Ölüm seni kuşattığında,tam da o zaman,hayatı düşüneceksin
En azgın,en ihtiraslı sevişmelerini...
En çılgın hayallerini...
En çığıltılı kahkahalarını...

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
Öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
Kader,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
Duracaksın
Durup,gümüş bir su gibi akan sabahın tazeliğine
bakacaksın,
Sana iki yüz yıl önceden haberler taşıyan
alaycı kargaların sesini dinleyeceksin
Çiçekleri koklayıp derin bir soluk alacaksın

Ölüm seni kuşattığında,tam o sırada,hayatı
düşüneceksin
Acıyı,öfkeyi,kederi ulu bir gölgeliğe yatıracaksın
Bir zaman,dinlenin biraz,diyeceksin
Çünkü onlara yine ihtiyacın olacak



AHMET ALTAN

16 Ağustos 2007

SEVGİ ÜSTÜNE


Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir bayan,kapısının karşısındaki kaldırımda bir bankta oturan bembeyaz sakallı, birbirinin tıpatıp aynısı üç ihtiyarı görünce şaşırdı.


Öğleye doğru bu kişilerin hala oturmakta olduklarını görünce onları yemeğe davet etti.

Üç yaşlıdan biri kadına eşinin evde olup olmadığını sordu. Hayır cevabını alınca da ’Eşiniz evde değilse bizde içeri gelemeyiz’’ dedi.


Akşam eşi eve dönünce kadın olanları ve üzüntüsünü anlattı, eşi de dışarıya çıkıp bakmasını,hala oturuyorlarsa akşam yemeğine çağırabileceğini söyledi.Bunun üzerine yemeğe davet etmek üzere adamların yanına gitti.

Adamlardan biri biz asla üçümüz bir eve beraber misafir olmayız. Ancak birimiz gelebiliriz.

Bak benim adım SEVGİ, Bu arkadaşımın adı BAŞARI, Diğer arkadaşımın adı da ZENGİNLİK Şimdi bir karar verin, sonra bizi çağırabilirsiniz.

Kadın durumu eşine söyledi. Derin bir tartışmaya girdiler.

Adam ‘’ZENGİNLİĞİ çağıralım, eğer zenginlik olursa başarı ve sevgide olur.’’ Diyordu

Karısı Başarı’dan yanaydı. Çünkü başarı beraberinde sevgi ve zenginliğide getirirdi.

Kızları ise Sevginin çağırılmasını istedi.

Sonunda sevgiyi çağırmaya karar verdiler.

Kadın ihtiyarın yanına gitti ve ‘’Sevgiyi çağırmaya karar verdiklerini söyledi.

Sevgi ayağa kalktı ama hemen arkasından Başarı ve zenginlikte ayaklandılar.

Onlar içeri girerken kadın sordu ‘’Ne oldu? Hani sadece biriniz gelecekti?

Sevgi Yanıtladı. Diğer arkadaşlarımı seçseydiniz öyle olacaktı. Ama bizde kural böyledir.

BAŞARI ve ZENGİNLİK daima SEVGİNİN hemen arkasından gelir.



12 Ağustos 2007

siyah gözlerine beni de götür

Daha dokunmadan kurudu irem
çöllere bir türlü yağamıyorum
yeni bir koşunun başlangıcında
biraz deprem sonrası
biraz şehir hülyası
bir kalp yangınından geriye kalan
siyah gözlerine beni de götür
artık bu yerlere sığamıyorum.

Pembe uçurtmalar yolladığından beri
sarardı tiryaki menekşeleri
sonbaharın tozlu kafeslerinde
sevgi turnaları yakalıyorum
turnalar gidiyor;ben kalıyorum
avareyim,asudeyim,yorgunum
bilmiyorum neden sana vurgunum
Antalya garında banklar üstünde
uyku tutmuyor karanlıkları
yitik düşlerimi kovalıyorum
gölgeler gidiyor;ben kalıyorum.

Binbir türlü kokuyorsa yaylalar
siyah gözlerine beni de götür
baharın koynundan koparıp sana
ipek bir mendile sardığım yüreğimle
şehzade gülleri gönderiyorum
umutlar kalıyor;ben gidiyorum.

Bütün yelkenlileri,deniz fenerlerini
kaptanları sorgulayan
yanından geçen küheylanların
korku tufanına yakalandığı
siyah gözlerine beni de götür
güneş ülkesinden gelen yiğitler
benzeri olmayan bir dünya kursun
cellat,ayrılığın boynunu vursun.

Usul usul intizarı çürüten
bu hercai diken,bu çılgın arzu
sürüklüyor imkansız muştuların
eşiğine gönül vadilerini
bir ağaçtan düşen yapraklar gibi
düşüyorum tanyerine
ya topla yaralı kırlangıçları
ya da bu vefasız şarkıyı bitir
özgürlüğe giden tutsaklar gibi
siyah gözlerine beni de götür

Sevgi ...


Sevgi ...

Sevmek inanmaktır.

Sevmek yaşamaktır.

Sevdiğini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktır.

Sevmek sevdiği olmaktır.

Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. İki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur.
Sevmek paylaşmaktır . Sevdiğiyle sevdiğini paylaşmaktır. Sevdiğiyle kalbini bölüşmektir sevmek. Ki tek kalp olunsun.
Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmiş gibi görünen sevgiler vardır. Vazgeçiş de yoktur sevgide. Yaşandıkça yaşatılır sevilen. Ama kimi zaman sevgili için kimi zamansa sevginin bir gereği olarak saklanır bu aşklar. Vazgeçiş yoktur, vazgeçmiş gibi görünmek vardır o yüzden.

Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin olduğu yerde son bulur istekler. Bir şey varsa istediğin bu senin için değil, sevgili için istediğindir. Ondan O'nun adına istersin. O'nu daha sonsuz sevebilmek için istersin. Sevme özgürlüğünü istersin, kabul edilmesini istersin. İstersin ama bir gün gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artık. Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kılmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mı bunu sevgilinin isteği belirler.

Sevmek sevgiliyi istememeyi öğrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir.

Sevmek; sevmek istemektir.
Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son bulduğu bir duraktır o. Öyle ki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne O'ndan anlasılmayı beklersin, ne onu anlamayı. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasını. Beklediğin bir şey yoktur sevmeyi becermek dışında.

Sevmek, gücenmemektir.

Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi ögrenmek demektir.
Sevgilinin ölüm hançerine bile hayır dememektir sevmek. Onun vuruşuna, onun tokadına alınmamaktır, sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektir. İhanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir bıçak ucuna koymaktır sevmek.

Sevmek ölmektir.

Sevmek, ölmesini bilmektir.

Sevgili için yaşamaktır. Onun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktır. Ama artık onun bir şeyi olunmadığı bir zaman ölmesini bilmektir! Sevmek, vermektir. Sevmek sevdiği için almasını bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasını bilmektir sevmek!
Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktır o sevgiden.
Sevmek sevgilinin gel deyişine hayır demektir. Sevgilinin aşkıyla boğuşurken, yüzerken o aşk denizinde sevgilinin uzanan eline hayır demektir.
Sevgilinin bakan gözüne bakmamaktır sevmek. Ağlayan gözlere şefkat ve tebessümle yanıt verebilmektir.

Sevmek, sevgili olmaktır. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktır. Onu yaşama döndürecek bir damla su olmaktır. Sevmek sevgilinin limanı olmaktır. Sevmek sevdiğinin canı olmaktır. Onun ölümü isteyebileceği canı olmaktır. Sevmek yangın olmaktır. Yanmaktır, kor olmaktır. Dağ olmaktır, evren olmaktır. Her şey olmaktır, hiç olmaktır. Alev olup girmektir gönüllere.
Sevmek yürümektir gönüllerde.

Sevmek güvenmektir.

Sevmek onaylanmaktır.

Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakın olmaktır. Sevmek çok ötelerde olsa bile yaşamak ve yakın olmaktır sevgiliye. Yakınlılıktır, doğallıktır, özdenliktir sevmek.

Yalansızlık, içtenlilik, ölümsüzlülüktür sevmek. İlk insanın, Havva'nın Adem'in saflığını ve temizliğini, çocuk masumluğunu taşımaktır sevmek.
Gözyaşı olmaktır, yağan yağmur olmaktır. Bir sonbahar mevsiminin sarı yaprağı gibi yalnız olmaktır sevmek. Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.
Sevmek üşümektir. Sevgilinin yokluğuna üşümektir.
Sevgiliyle her şeyi göze almaktır sevmek. Ki sevgilinin olduğu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadığı Cennete de gitmemektir sevmek.
Sevmek, sevgiliyi cennet etmektir.

Sevmek bir olmaktır.

Sevmek yaşamaktır.

Ve sevmek inanmaktır.

Sevmek bir başkasının hayatını yaşamaktır.
Sevmek sevmesini haketmektir.
Sevmek sevgilinin baktığı yerde, sustuğu yerde olmaktır.
Sevmek sevgilisiz geçen gecelerin sabahına varmaktır.
Sevmek saz benizli sabahlarda yaşamaktır sevgiliyi.
Sevmek sevmesini bilmektir.
Sevmek ölmesini bilmektir.
Sevmek SEVMEK olmaktır.
AŞK olmaktır.
Aşk bir kere sevmektir.
Sevmek aşkın kendisi olmaktır.
Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz..


Aşk...

Aşk...


Üç harften oluşan, kısacık bir sözcük dilimizde... Bu denli kısa olup da, söylendiğinde, okunduğunda ya da duyulduğunda insanın dikkatini çeken, içinde bir şeyleri kıpırdatan... Bu denli kısa olup da, uğrunda ölünen, öldürülen, kişiyi yemeden içmeden kesen ya da deli olunan bir durumu anlatan kaç sözcük vardır ki... Eğer aşk, salt bir sözcük olsaydı; yaşanan bir gerçekliğe delalet etmeseydi, bu kadar bizi ilgilendiren ve etkili bir kavram olabilir miydi ki...

Aşk… ?

Yanıtına sığındığımız bir soru daha…

Aşk her toplumda vardır ama yaşanış renkleri farklıdır. Bunların renklerini birbirinden ayıran ise, bireylerin içerisinde yaşadığı toplumsal, kültürel koşullar, bireylerin yetişme tarzları ve çocukluk yaşantıları, kişilik özellikleri, değerleri ve tercihleridir.

Tarihsel ve güncel anlamda, aşkın yüzlerce, binlerce tanımı yapılmıştır ve gelecekte de yenileri eklenecektir bunlara. Keza yine aşkı konu alan binlerle ifade edilecek şiirler, öyküler, romanlar yazılmış; oyunlar sahnelenmiş, türküler yakılmış, şarkılar söylenmiştir. Ressamlar, ellerinde fırçaları ve paletlerindeki renklerle, tuvale aksettirmeye yeltenmişlerdir onu.

Aşk, yalnızca sanatın ve edebiyatın farklı alanlarında değil, felsefede de işlenmiştir. Filozofların bazıları aşk’ı bir varlık olarak ele alıp, “aşk nedir” sorusunu yanıtlamaya, onun neliğini ortaya koymaya ve belirlemeye girişmişlerdir. Bunlardan bazıları makaleler yazmış, bazıları daha kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Schopenhauer’in Aşkın Metafiziği, Afşar Timuçin’in Aşkın Diyalektiği, yine yaklaşık olarak aynı kapsamda değerlendirilebilecek olan Alain Finkielkraut’un Sevginin Bilgeliği, Herbert Marcuse’un Eros ve Uygarlık, Erich From’un Sevme Sanatı, bu çalışmalardan bazı örnekler olarak sayılabilir.

Bunların yanısıra, bilim alanından da, özellikle psikolog ve psikiyatristler aşk üzerine çalışmalar yapıp eserler ortaya koymuştur.

İster bilimsel, ister sanatsal, isterse felsefi anlamda ele alınsın, aşkı bir varlık, bir olgu olarak gören ve belirlemeye yönelen her girişimin temelinde, buna girişen bireyin, kendi öznel, deneyimleri ya da deneyimsizlikleri; anlamlandırmaları, yanılsamaları, hayalleri; içerisinde yaşadığı koşullardaki tercihlerini hem kendisi hem de diğerleri nezdinde meşrulaştırma çabaları vardır. Bu çaba, kendilerinin, yani öznelliklerinin paranteze alındığı, hatta, sanki hiç yokmuş gibi algılanmasına olanak veren genelleşen belirleme ve önermelerde bulur ifadesini... Yapılan tanımlarda daha da belirgindir bu özellik... Bundan dolayı yapılan her genelleme öznelliği aşma yada gizleme çabasıdır. Çünkü bilinmesini, sorgulanmasını, alenileşmesini istemez kendi yaşantısının...

Örneğin;
“Aşk şiddettir.”
“Aşk tutkudur.”
“Aşk iradedir.”
“Aşk iradesizliktir.”
“Aşk uysallıktır.”
“Aşk sahibine yaltaklanmaktır.”
“Aşk kediliktir.”
“Aşk ihanettir.”
“Aşk köpekliktir.”
“Aşk sadakattir.”



Tanımlarının her birinde gizlenen bireysel yaşantılar ve bunlara dayanan öznel anlamlandırmalar vardır. Ancak tanımın genelliğinden dolayı, bunları okuyanlar, bu tanımları verenlerin/yapanların bireyselliğini düşünmez bile... Oysa bu tanımlar, gerçekliğini esas olarak, tanımı yapanın, adına “aşk” dediği ilişkide bulur. Daha ötesinde değil... Acaba yaşanan gerçek bir aşk mıydı? Okuyan bilebilir mi ki bunu...

Aşk’ı varolana aşkın kılmaya çalışmanın anlamı da gereği de yoktur. Aşk metafizik bir şey olmadığı gibi, herhangi, sıradan denilebilecek bir şey de değildir.

Aşk ilişkidir

Ne var ki her aşk, karşılıklı yaşanan gerçek bir ilişkiye dayanmadığı gibi, her ilişki de aşk değildir. Adına aşk denilen ilişki, diğer tüm insan ilişkilerinden farklıdır. Hem öznesi ve özne/nesnesi hem de yaşanışı açısından...

Aşk ilişkidir’ önermesi, “nedir” sorusuna genel bir yanıt olsa da, kendi başına açıklayıcı değil elbette. Bundan dolayı sorular sormak gerek yükleme. Aşk nasıl bir ilişkidir? Aşk neden bir ilişkidir? Bu ilişkiyi diğer insan ilişkilerinden ayırıcı ve ayrıcalıklı kılan nedir? Soruları çoğaltmak mümkün ama, gerek yok şimdilik...

Aşk, düşünsel, duygusal, bedensel boyutuyla, öznenin özne/nesnesini bütünsel anlamda fethetme ve onun tarafından fethedilme isteğine dayanan bir ilişkidir. Öznenin, özne/nesnesiyle buluşamadığı ya da özne/nesnenin idealleştirildiği yerde, gerçek, yaşanan bir aşk yoktur. Ki “platonik aşk” denilen ve giderek hastalıklı bir hal alan bu durumda gerçek bir aşktan değil, saplantılı bir bilinç halinden söz edilebilir yalnızca... Çünkü ortada ilişki yoktur. İlişkinin olmadığı yerde de aşk...

İnsanın hem en güçlü, hem de en zayıf olduğu ilişkidir aşk... Çünkü çırılçıplak yaşanır; düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla... Teklifsiz, beklentisiz, çıkarsız ve ikircimsiz yaşanır. Ki orada, ne bir gonca gülün gölgesine yer vardır ne de bir kuş kanadının...

Eğer bunlar, “acaba”, “ama”, “ancak” gibi sözcüklerle peydah olursa bir ilişkide, biline ki aşk sırra kadem basmıştır çoktan... Ve onun adı artık aşktan başka her şey olabilir... Ama asla aşk olamaz.

Felsefe Tarihi

İLKÇAĞ FELSEFESİ


M.Ö. 7. yüzyılın sonundan başlayıp, M. S. 2. yüzyıla dek süren dönemin felsefesidir.

İlkçağ felsefesi, mitolojiden ya da çoktanrılı dinden kopuş ve doğal olayların yine doğal nedenlerle açıklanması gerektiği inancıyla başlamıştır.

En seçkin temsilcileri arasında Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların bulunduğu ilkçağ felsefesinde, bilimle felsefe hep bir arada olmuş, başlangıçta doğa felsefesi ön plandayken, sonlara doğru pratik felsefe ağırlık kazanmıştır.


ÇAĞIN GENEL ÖZELLİKLERİ

İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

Sistemli bağımsız ve kişiseldir

inanca ve sezgiye değil akla dayalıdır.

Mitolojiye çoktanrıcılığa tepkiyi dile getirir

Görünüşün,çokluğun,ilişkilerin,oluşların ardındaki değişmez olanı arar.Bunada birlik adını verirler.

Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür.

Döneme Damgasını Vuran İsimler:

Thales, Anaximandros, Aneximenes, Pyhtagoras, Herakleitos, Parmenides, Zenon, Empedokles, Anaxsagoras, Demokritos, Sofistler, Sokrates, Platon, Aristoteles.





Ortaçağ Felsefesi


Klasik çağ ile modern çağ arasında kalan tarihsel dönemde söz konusu olan felsefe faaliyeti; düşünce tarihinde M.S. 1. ya da II. yüzyılla, XV. yüzyıl arasında kalan tarihsel kesitin felsefesi.

Ortaçağ Felsefesi kendi içinde dört ayrı geleneği ihtiva eder:

1- Batı ya da Avrupa’da gelişip, Latince ifade edilmiş olan Hıristiyan felsefesi,

2- Doğuda İslam dünyasında zuhur etmiş ve Arap dilinde ifade edilmiş olan İslam felsefesi,

3- Sadece Hıristiyan ülkelerinde değil, fakat İslam dünyasının çok çeşitli bölgelerinde Musevi düşünürler tarafından İbranice ifade edilmiş olan Yahudi felsefesi ve

4- Hıristiyan Bizans İmparatorluğu içinde Grek diliyle ortaya konmuş olan Bizans felsefesi.

Dört farklı geleneğine, ve söz konusu geleneklerin kendi aralarında sergilediği temel birtakım farklılıklara rağmen, Ortaçağ felsefesi bir bütün meydana getirir.

Bunun üç temel nedeni vardır. Her şeyden önce, gerek Hıristiyan felsefesi, gerek İslam felsefesi ve gerekse Musevi ve Bizans felsefesi ortak bir felsefi mirası paylaşır: Antik Yunan felsefesi. Buna göre, Grek düşüncesi geç Antik­çağda, özellikle Yeni-Platonculuk eliyle Ortaçağ felsefesine önemli bir etki yapmıştır. Ortaçağ felsefesinin kendi içinde bir bütün oluşturmasının ikinci büyük nedeni, sözünü ettiğimiz dört ayrı felsefe geleneğinin birbirleriyle yakın bir ilişki içinde olmasıdır. Nitekim, Ortaçağda Musevi düşünürler, okudukları İslam düşünürlerden, özellikle de Farabi ve İbni Sina’dan yoğun bir biçimde etkilenmiş, aynı İslam felsefesi 12. yüzyıl Rönesans’ı yoluyla Batı’ya kaynaklık, ya da en azından antik Yunan felsefesinin aktarılmasına aracılık etmiştir. Nihayet, dört ayrı gelenek de, vahye dayalı tek Tanrılı dinlerin hakim olduğu kültürlerin bir parçası olmak durumundadır. Dini öğretiyle felsefi spekülasyon, veya teoloji ile felsefe arasındaki ilişki bu geleneklerin her birinde farklılık gösterse de, ele alınan felsefi problemler hepsinde üç aşağı beş yukarı aynıdır.

GENEL ÖZELLİKLERİ

1. İlkçağ Yunan felsefesinin belli bir halkın, antik Yunan ya da Atina halkının, modern felsefenin ise farklı uluslara mensup ayrı bireylerin felsefesi olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi, bireylerin ve halkların karakteristik özelliklerinin üstünde olan dini bir topluluğun, bir ümmetin, Hıristiyan ya da İslam toplumunun veya Yahudi cemaatinin felsefesidir.

2. Antik Yunan felsefesinin bütünüyle dünyevi bir felsefe olduğu, klasik aklın en temel özelliğinin sekülarizm olduğu yerde, Ortaçağ felsefesi kendisine öte dünyasal bir ilginin hakim olduğu bir felsefedir. Başka bir deyişle, Yunan’da insanın temel probleminin bu dünyada mutluluğa erişmek oldu­ğu kabul edilmiştir; Yunan’da, insanın bu problemi çözebilecek güce sahip bulundu­ğuna ve kendi çabasıyla iyi ve mutlu bir hayata ulaşabileceğine inanılmışken, Ortaçağda problemler, bu dünyadaki hayattan ziyade, ahiret hayatıyla ilgili olan problem­lerdir. Aranan mutluluk, bu dünyadaki mut­luluk değil, fakat ebedi bir saadettir. Bundan dolayı, antik Yunan’da bağımsız bir felsefe disiplini olan etik ve estetik yerini çok büyük ölçüde teolojiye bırakır.

3. Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri önemli olan biricik şeyin insanın doğaüstü varlık alanıyla, aşkın ve mutlak olarak yet­kin varlıkla olan ilişkisi olduğunu öne sürmüşlerdir. Bu da, doğal olarak Ortaçağda felsefenin mahiyetini ve konu alanını baştan sona değiştirmiştir. Buna göre, antik Yunanda doğa bilimiyle sosyal bilimler hem kendi başlarına, ve hem de iyi ve mutlu bir yaşam amacı için sağlam araçlar olarak değer taşımaktaydılar. Oysa özellikle Hıristiyanlar için bunlar sadece yararsız değil, fakat bazen de zararlı ve hatta tehlikeli disiplinler olup çık­mışlardır. Yine, Yunanlı ahlâklılığı bir top­lumsal etik içinde ve mutluluk amacını gözeterek ele alırken, Ortaçağda ahlâklılık dinin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla, Yunan’da etik zaman zaman kozmolojik olarak, zaman zaman da toplumsal bir zemin üzerinde temellendirilirken, Ortaçağda etik teolojik bir düzlemde temellenir. Nitekim, bu dönemde davranış ya da insani eylem, amacına göre değil, fakat Tanrı‘nın emirlerine uygun düşmekliğine veya düşmemekliliğine göre değerlendirilir. Tanrı, insan için yüce ve yüksek bir ideal getirdiğinden, Ortaçağ insanı eksikliliğini, başarısızlığını. ve hatta günahkarlığını her daim duyumsamak durumunda olan biridir. İşte bu durumun bir sonucu olarak, Yunan düşüncesinin özü itibariyle iyimser bir felsefe olduğu yerde, özellikle Hıristiyan Ortaçağ felsefesi kötümserlik üzerine yükselen bir felsefedir.

4. Yine Yunanlının temelde bir olan, birlik içinde bulunan bir evrende, yani bir mikrokosmos olarak kendisinin bir parçası olduğu özde anlaşılabilir olan makrokosmosta yaşadığı yerde, yaratıcısından ayrı düşmüş bir varlık olarak Ortaçağ insanı kendisine yabancı bir evrende yaşamak durumunda olmuştur. Bu insan için, bir tarafta aşkın, yaratıcı Tanrı, diğer tarafta ise kendisini Tanrı’dan her geçen gün biraz daha uzaklaştıracak, özüne yabancı bir varlık alanı bulunmaktadır. Bundan dolayı, Ortaçağ felsefesi için problem, teorik ya da bilimsel bir problem olmayıp, tümüyle pratik bir problemdir: Yaratıcısına bozulmamış, maddenin kiriyle pislenmemiş olarak nasıl dönülebileceği problemi.

5. Ortaçağ felsefesi, İlkçağ felsefesinden öncelikle bir kopuşu gözler önüne serer. Bununla birlikte, iki felsefe arasında, her şeye rağmen bir sürekliliği ve çok önemli bir noktada da ortaklık vardır. Kopuş temelde, İlkçağ felsefesinin, dini açıklama ya da mitolojiyi reddedip, kendisini öne sürmek su­retiyle oluşan ve gelişen’ özerk bir felsefe olduğu yerde, Ortaçağ felsefesinin özerkliğini yitirip, tümüyle dine, dini dogmaya tabi olan bir felsefe olmasından kaynaklanmaktadır. Süreklilik ise, Ortaçağ felsefesinin hem Doğuda ve hem de batıda kültürel ya da felsefi bir miras olarak doğrudan doğruya İlkçağ felsefesine dayanmasından meydana gelir. Nitekim, Ortaçağ felsefesi dine dayalı, din temelli bir felsefe olsa bile, kavram ve kategorilerini, terminoloji sini kendi başına yaratmış bir felsefe değildir. Ortaçağ felsefesi, ihtiyaç duyduğu kavram ve kategoriler için, doğrudan doğruya Yunan felsefesine yönelmiştir. Ortaçağ felsefesinin te­melinde bulunan felsefe geleneği, Platon ve Plotinos’un, ve bu arada Aristoteles’in felsefelerinden oluşur. Fakat iki felsefe arasındaki, onları birlikte modern felsefeden bütünüyle farklılaştıran, sürekliliğin temel unsuru, gerek İlkçağ ve gerekse Ortaçağ düşün­cesine damgasını vuran, modern çağın mekanik dünya görüşünün kendisinin ye­rini alacağı, teleolojik dünya görüşüdür.

6. Ortaçağ felsefesi, teleolojik bir anlayışla, doğayı Tanrı tarafından bir amaca göre yaratılmış ve düzenlenmiş statik bir sistem olarak görmüştür. Açıklamadan niteliksel bir açıklamayı anlayan ve nedensellikten büyük ölçüde ereksel nedenselliği anlayan Ortaçağ düşünürlerine göre, maddi dünya, tanrısal gerçekliğin çok soluk bir gölgesinden başka hiçbir şey değildir.

7. Ortaçağ felsefesi, hemen her felsefe gibi, birtakım kabulleri olan bir felsefe olmak durumundadır. Bu kabullerin en önemlisi ise, Ortaçağ düşüncesine Platon felsefesinden intikal eden, en yüksek veya en yüksekte olanın, en üstte bulunanın ontolojik olarak en gerçek, aksiyolojik olarak da en değerli varlık olduğu kabulüdür.

8. Ortaçağ felsefesi dini anlamlandırma ve temellendirme çabasında, ana düşüncelerinde, problemlerinde ve bu problemlere getirdiği çözümlerde, hemen her zaman Yunan felsefesine bağlı kalmıştır. Bu felsefede yapılan iş, daha çok Antik Yunan’ın düşünce dünyasını benimsemek ve Yunan felsefesinin temel kavramlarını işleyerek, inancı temellendirmek olmuştur. Ama, Ortaçağ felsefesi benimsediği ve kendisine göre biçimlendirdiği felsefeyi, genellikle olmuş bitmiş, yetkin bir sistem olarak görmüştür. Buna göre, antik Yunan felsefesinin dinamik bir yapı sergilediği yerde, Ortaçağ felsefesi mutlak hakikatleri bulmuş olduğuna inanan statik bir felsefedir.

9. Yine, Ortaçağ felsefesinin merkezinde Tanrı vardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ felsefesi teosantrik, ya da Tanrı merkezli bir felsefedir. Nitekim, bu felsefenin temel konuları, Tanrı ve Tanrı’nın varoluşu problemi, iman ya da otorite ve akıl ilişkisi, Tanrı-evren ilişkisi, kötülük problemi ve tümeller problemiyle belirlenir. İlk bakışta, Tanrı konusunun dışında kaldığı düşünülen temeller konusu bile, tümellerin en azından XIV. yüz­yıla kadar Tanrı’nın zihninde bulundukları veya Tanrı yaratısı ebedi ve bağımsız gerçeklikler oldukları öne sürüldüğü için, Tanrı konusuyla yakından ilişkili olmak durumundadır.

10. Ortaçağ felsefesinde, felsefe inanca, inançta vahye tabi olmak durumundadır. Bundan dolayı, Ortaçağ kültüründe çok önemli bir rol oynayan din, felsefe ve rasyonel bir hayat görüşü üzerinde de çok temelli bir etki yapmıştır. Örneğin, Skolastik felsefede, vahyin temel ya da en azından aklın vazgeçilmez bir yardımcısı olduğuna inanılmıştır. Skolastik dönemin filozofları, akıl ile iman arasında bir ayırım yapmış ve zaman zaman da felsefenin göreli bağımsızlık ya da özerkliğini vurgulamış olmakla birlikte, Ortaçağın dünya görüşünde, bilimde ve felsefede, bir çözüme kavuşturulacak problemlerin çözümü de dahil olmak üzere hemen her şey teoloji tarafından belirlenmiştir.

11. Yine Ortaçağ felsefesi söz konusu olduğunda, belli bir gelenek, ve vahye dayanan bir din çerçevesinde oluşan otoriteye duyulan saygı esastır. Bu dönemde felsefenin mahiyeti, kapsamı ve sınırları dini çerçeve ve ruhani otorite tarafından belirlenir ve hiçbir şekilde değiştirilemez. Ortaçağ felsefesi, otoriteye duyulan inancı temele aldığı için de, doğal olarak eleştiriye ve şüpheciliğe kesinlikle kapalı olan bir felsefedir.

12. Ortaçağ felsefesi, bütünüyle realist bir çizgi boyunca gelişmiştir. Yani, Ortaçağ düşünürleri, Skolastiğin gerileme döneminde çok etkili olan Ockhamlı William bir kıyıya bırakılacak olursa, tümeller konusunda benimsedikleri realist tavırdan başka, zihinden bağımsız bir gerçekliğin var olduğundan hiçbir zaman kuşku duymamışlardır. Başka bir deyişle, Ortaçağ düşünürleri, ontolojik realizm bağlamında gerçekliğin zihinden bağımsız olduğunu öne sürmüşlerdir. Bununla birlikte, Ortaçağ düşüncesinde, zihinden bağımsız bu gerçeklik, gerçekten ve mutlak olarak var olanın ezeli ebet ve değişmez Tanrı olması anlamında, tinsel bir yapıdadır. Buna göre, realizmi tamamlayan yaklaşım, aynen Platon ve Plotinos’ta olduğu gibi, spiritüalizmdir.

13. Ortaçağ felsefesi varlığın bilgi konusundan, ya da ontolojinin epistemolojiden önce geldiği bir felsefedir. Buna göre, Ortaçağ felsefesi, özneden hareket eden, bilimin gelişimine koşut olarak önce bilgi konusunu ele alan, ve varlığı bilimin taleplerine göre sınıflayan ya da yorumlayan modern felse­fenin tersine, önce zihinden bağımsız bir gerçekliğin varoluşunu teslim edip, bu gerçekliğin bilgisine nasıl ulaşılabileceği konusunu daha sonra ele alır.

14. Yine, aynı ontolojik bağlamda, Ortaçağ felsefesi, özellikle varlığı bilinen maddi varlık alanı ve bilen özne, madde ve zihin olarak ikiyi ayıran modern felsefenin düalizminin tersine, baştan sona birci olan bir felsefedir. Bu, hem ezeli-ebedi, mutlak, değişmez ve yetkin bir varlık olarak Tanrı’nın, gelip geçici maddi varlık alanıyla kıyaslandığında, biricik gerçek varlık olması; hem modern dönemde ikiye bölünen insanın, her ne kadar madde-form, beden-ruh analizine tabi tutulabilse de, birlikli, bütünlüklü ve ahenkli bir töz olması; ve hem de geliştirilen öğretiler bağlamında, resmi görüşe uygun olmayan hiçbir öğretiye izin verilmemesi anlamında, böyledir.

15. Ortaçağın metafizik anlayışı, varolan her şeyin nedeni ya da kaynağı olan aşkın bir gerçekliğe ilişkin araştırma, varolanları varlık kaynağı olan Tanrı’yla ilişkisi içinde ele alma anlamında teoloji olarak metafizikten meydana gelir. Ortaçağda gelişen metafizik, ayrı, değişmez ve ezeli-ebedi bir varlığa ilişkin araştırmadır. İstisnasız tüm Ortaçağ filozofları, sistemlerinde Tanrı’dan yola çıkar ve önce Tanrı’nın varoluşunu kanıtlayarak, varlığı yaratan-yaratılmış olan ilişkisi çerçevesinde ele alır. Buna en iyi örnek, ünlü “beş yol”uyla, Aquinalı Aziz Thomas’tır. O, Tanrı’nın varoluşunu beş ayrı kanıtla ispat ettikten sonra, yaratıcı ve doğa­üstü bir Tanrı dışındaki varlıkları ya da yaratılanları Aristotelesçi bir kavramsal çerçeveyle açıklama çabası vermiştir. Aynı şey, İslam dünyası filozofları için de geçerlidir, şu farkla ki Farabi, İbn Sina ve İbni Rüşd’de, Aristotelesçi bir kavramsal çerçe­ve, Plotinos’tan gelen bir südür ya da türüm öğretisiyle tamamlanmıştır. Ortaçağ düşüncesinin teoloji olarak metafizik anlayışının temelinde ise, varlığın ancak ve ancak varlı­ğın kaynağı olan yaratıcı Tanrı aracılığıyla açıklanabileceğini ve Tanrı’nın varlığının akıl yoluyla kavranabileceğini dile getiren iki kabul bulunur.

16. Ortaçağ felsefesindeki söz konusu teoloji olarak metafizik anlayışı, doğal olarak hemen her Ortaçağ düşünüründe bir örneğine rastladığımız değere dayalı bir varlık hiyerarşisine yol açmıştır. Böyle bir varlık hiyerarşisi, varlıkları hiyerarşideki yerlerine göre sınıflar ve onlara varlık ve belli bir değer yükler.

17. Ortaçağ felsefesinin en belirleyici yönlerinden biri, de hiç kuşku yok ki, onun yöntemidir. Buna göre, Ortaçağ düşünürleri, Tanrı sözü olan kutsal kitaba dayanan imanı sistematik bir biçimde ifade etmek, savun­mak ve geliştirmek için, daha çok şerhe, kutsal metinleri yorumlama metoduna ve mantıksal/dilsel analize yönelmişlerdir. Ortaçağ düşünürleri bu bağlamda, öncelikle Yunanlıların bilimsel ve felsefi terminolojilerini kullanmışlar ve daha sonra da, Yunan mantığını bir bütün olarak almışlardır. Şu halde, Ortaçağ filozofları, imanı sistemleştirme ve temellendirme çabalarında aklı ve mantığın tümdengelimsel tekniklerini kullanmışlardır.

Döneme Damgasını Vuran İsimler:

Gnostikler, Augustinus, Anselmus, Magnus, Aquinolu Thomas, Ockhamlı William, Tümeller Tartışması


RÖNESANS FELSEFESİ


Avrupa’da XV ve XVI. Yüzyılda yaşanan rönesans hareketinin düşüncesine, bu dönemin felsefe anlayışı.

Rönesans felsefesine damgasını vuran akım, hiç kuşku yok ki, hümanizm olmuştur. Bu dönem felsefesi, insan merkezli bir felsefedir.

Rönesansın, insanüstü olana ya da yalnızca doğal olana karşı, insani boyutu ön plana çıkartan felsefesi, doğal olarak, insan bilgisiyle ilgili problemleri göz ardı ettiği ve mutlak bir gerçekliğin mutlak bir bilgisine sahip olma varsayımının, insanın aktüel bilgisine hiçbir katkı sağlamadığı düşünülen mutlakçılığa; insanın bilişsel faaliyetlerdeki etkinliğini gözden kaçırdığına, ve bütün bir doğayı, doğanın daha aşağı parçaları aracılığıyla tanımladığına inanılan doğalcılığa, kısacası geçmişin metafiziğiyle doğa bilimlerini belirleyen insansızlaştırma ve kişiliksizleştirme sürecine karşı tavır almıştır.

Rönesans felsefesi, epistemoloji ve mantık alanında ise, bilmenin psikolojik yönlerini ve arzu, istek, duygu, amaç ve yönelimlerle kişiliğin düşünce süreçleri üzerindeki etkisini dikkate almayan rasyonalist bir bilgi anlayışına ve klasik mantığa karşı çıkmış ve pozitif, empirist bir bilgi anlayışı ve yeni bir mantık geliştirmiştir. Bu dönemde, a priori felsefelerin zorunlu düşünce doğruları, insanın bilgiye ulaşma sürecindeki somut başarılarıyla doğrulanan postülalara dönmüştür. Zorunlu doğru düşüncesi ortadan kalkarken, doğruluk insan düşüncesinin bilgilenme sürecindeki başarısına işaret eden arzu edilir bir değer olup çıkmıştır.

Rönesans felsefesinde teori ve pratik arasındaki mutlak antitez yok olup giderken, doğruluk ve yanlışlık mutlak olmayıp, bilginin sonu gelmeyen ilerlemesine bağlı ve göreli olan değerler olarak anlaşılmıştır.

Bilgi teorisi bakımından empirist bir bakış açısı sergileyen Rönesans felsefesinde, insan zihni, yalnızca dış dünyadan gelen izlenimlerin pasif bir alıcısı olarak görülmemiş, zihnin etkinliğini vurgulayan aktivizm, iradecilik, personalizm ve bireycilikle birleşmiştir.

KISACA; bireyselliğin, yaşanan dünyaya önem vermenin, demokrasinin, bilimin, din yerine aklı öne almanın yeniden canlandırılmasıdır.

AYRICA ORTAÇAĞ'IN dindarlığına, metafiziğine, bireyselliği yok etmeyi amaçlayan Hıristiyan ahlâkına ve felsefesine tepkidir.


Döneme Damga Vuran İsimler:

Machiavelli, Bodin, Kopernik, F. Bacon.



Hellenistik Felsefe


Kent devletinin sona erdiği M.Ö. 323 yılıyla Hellenistik çağın son büyük imparatorluğunun Roma’nın bir parçası olduğu M.Ö. 30 yılı arasındaki dönemin felsefesine verilen ad.

Bu dönemde yer alan dört büyük felsefe okulu sırasıyla, Akademi, Peripatetik okul, Epikürosçu ve Stoacı okuldur. Bu dört okuldan, hazcı ahlâkı ve Tanrı’nın evrene müdahalesini reddeden varlık görüşüyle Epiküros felsefesi, daha ağır basan ve döne­me çok büyük ölçüde damgasını vuran felsefe olmuştur. Amaçlı bir evren anlayışıyla en yüksek insani iyi olarak, aklın doğru ve yerinde faaliyetine duyulan inanç ise, en güçlü ifadesini Stoacılarda bulmuştur. Stoacıların görüşlerinde somutlaşan bu amaçlı evren görüşü, son çözümlemede Sokrates’ten miras alınan bir görüş olarak Epiküros’un varlık görüşüyle karşıtlık içindedir.

Bu dönemde ortaya çıkan başka bir felsefe okulu da, dogmatik oldukları gerekçesiyle tüm felsefelere ve özellikle de Stoacı felse­feye gösterilen tepkiyle seçkinleşen, kuşkuculuk olmuştur. Nihayet dönemin sonlarına doğru, Poseidoinos Panaetios ve Antiokhos, Stoa felsefesini Platon ve Aristotelesçi öğretilerle birleştirmeye çalışmıştır.

GENEL ÖZELLİKLERİ

Hellenistik felsefenin en önemli özelliği, bu felsefenin konularını mantık fizik ve etik şeklinde düzenlemesidir. Mantık, Aristoteles’ten miras alınan bir tavırla, bilgi teorisini de kapsayacak şekilde, doğru bilgiye ulaşmanın yöntemi ve felsefenin vazgeçilmez aracı olarak görülmüştür. Nitekim, bu anlayışın bir sonucu olarak, özellikle Stoacılar mantık alanına çok önemli katkılar yapmışlardır. Aynı şekilde, fizik de arka planda kalıp, yalnızca etik için bir temel ve hazırlık olma fonksiyonunu yerine getirmiştir. Bundan dolayı, bu dönemde filozoflar, fizik ya da varlık alanında yeni teoriler geliştirmek yerine, Sokrates öncesi doğa filozoflarının görüşlerini aynen benimsemişlerdir. Bu bağlamda, Stoalıların Herakleitos’un fiziği­ni Epiküros’un ise Demokritosun atomcu görüşünü pek büyük bir değişiklik yapmadan benimsediğini söylemekte yarar vardır.

Hellenistik felsefede ön plana çıkan çalışma alanı ya da disiplin, etik olmuştur. Bunun nedeni, bireyin amacına ulaştığı, iyi bir yaşam sürdüğü, kendisini her bakımdan evinde gibi hissettiği kent devletinin yıkılması, kent devletinin yerini alan imparatorlukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlemesi ve bireylerin kaçınılmaz bir biçimde dünyaya topluma ve kendilerine yabancılaşması, yalnız ve başıboş kalmasıdır.

Böylesi bir toplum düzeninde, felsefeden beklenebilecek tek şey, ilgisini birey üzerinde yoğunlaştırması, bireyin felsefeden bek­lediği yol göstericilik görevini yerine getirmesidir. Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşama ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik kazandırarak, onun yaşadığı yabancılaşma ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır. İşte bundan dolayı, Hellenistik dönemin en. büyük ve en önemli iki sistemi olan Epikürosçulukla Stoacılık kişisel bir ahlâk üzerinde yoğunlaşmışlar, siyasi ya da toplumsal düzenle ilgili problemlere pek az önem vermişlerdir. Bir tinsel bağımsızlık ve kendi kendine yetme idealini ön plana çıkartan iki akımın da ahlâkı, fiziklerinin katkısız materyalizmini yansıtacak şekilde doğalcı ve ‘bu dünyacı’, yani içinde yaşadı­ğımız dünyayla, bu dünyadaki yaşam ve değeri temele alan bir ahlâk anlayışıdır.

Döneme Damga Vuran İsimler:

Stoalılar, Epiküros, Akademi, Septikler, Philon, Plotinos



17. YÜZYIL FELSEFESi


Rönesansin birikimlerini degerlendiren ve sistemler kuran bir yüzyildir.

Rönesansta kusku öne çikarken 17.yy.da akil öne çikar.Kesin ve güvenilir bilgi türü olarak matematik seçilmistir.ancak fizikten kopmak, metafizige yönelmek anlamina gelmez.

GENEL ÖZELLIKLERI

Bu dönemde felsefeya rasyonalizm yani gerçege akilla ulasilabilecegi inanci hakimdir.

Doga ölçülebilir sayilabilir cinsen birsey olarak kabul edilir. Doga hakkindaki hakkindaki güvenilir bilgiye ölçme ve saynalarla ulasilabilir.Yani fizigin bilhgisine matematik metod uygulanir.

Tanri ,doga ile akla ayni ilkeleri vermistir.Bu nedenle doga ile akil , nesneyle zihin arasinda uygunluk vardir.

Güvenilir ve kesin bilgnin mükemmel örnegi olarak matematik görünür.

Kesin bilgiye ulasmada duyulara güvenilmez.


Döneme Damga Vuran Isimler:

Descartes, Pascal, Hobbes, Geulincx, Malebranche, Spinoza, Leibniz




18. YÜZYIL FELSEFESİ

(AYDINLANMA)


Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.

Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler., düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.

Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselciliktir. Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insan! bir dünya olduğu, anlamına gelir. Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklı­lıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. ‘İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.

Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle, Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.

Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir. Buna göre, akıl insana matemati­ğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. Aklı yine insana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkanı sağlamıştır. Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.

Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır. Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine sahip bir varlıktır. Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.

Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.

Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.

GENEL ÖZELLİKLERİ

Akla duyulan güven nedeniyle sadece dinsel değil, siyasi otporitelerede başkaldırılmıştır.

Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.

düşüncw özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.

Sistemci felsefelerin yerini ; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.

Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.


Döneme Damga Vuran İsimler:

Locke, Berkeley, Hume, La Mettrie, Kant, Fichte, Schelling, Rousseau, Voltaire, Montesquieu, A. Smith, Condorcet, Hegel





19. YÜZYIL FELSEFESİ


19. yüzyılın en tipik özelliği siyasi ideolojiler çağı olmasıdır.

18.yy.da aydınlanma sadece dine ve geleneğe değil,

siyasi otoriteyede başkaldırarak devletin gücünü azaltıp bireyin gücünü arttırmayı amaçlamıştır.

O yüzden de siyasette ve ekonomide liberalizmin yıldızı parlamıştır.

Ancak arzu edilen eşitlik, güvenlik yine sağlanamamıştır. Buna tepki olarak 19.yy.da sosyalizm ortaya çıkmış ve eşitlik kavramına önem vermiştir.

19.yy liberalizm ile sosyalizmin çekiştiği bir ideolojiler çağı olmuştur.


GENEL ÖZELLİKLERİ

Sosyal ve siyasal sorunlara yönelme ideolojilerin öne çıkması.

Olgulara dayalı bilim anlayışı.

Din ve geleneğe karşı olma.

Yeni kültür ve insan tipi arayışlarına yönelmedir.


Döneme Damga Vuran İsimler:

Saint-Simon, A. Comte, K. Marx, S. Kierkegaard, F. Nietzsche, H. Bergson, J.Bentham, W. James, J. Dewey, C. Darwin, H. Spencer





20.YÜZYIL FELSEFESİ


On dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayıp günümüze dek uzanan felsefe.

Felsefe hiçbir zaman boşlukta gelişmeyip, kültürün bir parçası olarak, daima çağın siyasi ve toplumsal koşullarıyla ilişki içinde ortaya çıktığına göre, çağdaş felsefenin de, yirminci yüzyılın koşullarından etki­lenen, yirminci yüzyıla özgü bir bakış açısı vardır. Çağdaş felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarındaki farklılıklara karşın, işte bu bağlamda, bir parçası oldukları modern toplumun ilgi ve problemlerine yanıt vermek durumunda olmuşlardır. Şu halde, çağdaş felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyılda ortaya çıkan kimi temel durum ve oluşumlardan, örneğin modern toplumun bilim karşısındaki ikircikli tavrından, dile yönelik ilgiden, dünya savaşlarının yarattığı umutsuzluktan, toplumsal koşulların yarattığı güven bunalı­mı ve yabancılaşmadan, vb, yoğun bir biçimde etkilenmiş olmasıdır.

Çağdaş felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyılda filozofların Batı felsefesine Kant’tan beri damgasını bulan kurmacılık veya konstrüktivizm ve görecilikten kaçınma çabası içine girmiş olmalarıdır. Buna göre, Batı felsefesinde Descartes’la başlayıp, Kant’la doruk noktasına ulaşan özne çıkışlı bir felsefe anlayışının ardından, yirminci yüzyıl felsefesi insandan ve insanın inançlarından bağımsız olarak varolan bir nesnel dünyanın varoluşunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelliği yeni­den yakalamaya çalışan çağdaş felsefe, aynı zamanda nesnel olarak varolan bir evrenin bilgisinin mümkün Olduğunu savunan bir felsefe olarak ortaya çıkar.

Kabaca ve genel olarak değerlendirildiğinde, çağdaş felsefede tarihsel bir sıra için­de ortaya çıkan 3 ayrı gelenekten söz edilebilir: Analitik gelenek, fenomenolojik gelenek, eleştirel ya da yıkıcı gelenek.

Çağdaş felsefenin önemli ve büyük geleneği ise, Hobbes ve Hume’a mal edilebilecek olan kimi felsefi kabulleri benimseyen düşünürlerin oluşturduğu analitik gelenektir. Dünyanın çok büyük sayıda basit öğeden meydana geldiğini, kompleks nesnelerin bu öğelere ayrıştırılabileceğini ve bu basit varlıklarla karşılaşıldığı zaman, onların kolaylıkla tanınıp anlaşılabileceğini öne süren bu gelenek mensupları, felsefenin görevinin sentez değil de, dilsel ya da bilimsel veya mantıksal analiz olduğunu öne sürer. En önemli temsilcileri arasında George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein, ve Viyana Çevresi düşünürlerini verebileceğimiz bu gelenek realist bir tavır alıp sağduyuya yaklaşırken, bir yandan da bilimden tarafa saf tutup metafiziğe şiddetle karşı çıkar.

Çağdaş felsefenin ikinci geleneği ise, Alman filozofu Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenolojik gelenektir. Bilginin olanağına büyük bir güçle inanırken, Kant’ın eseri olan konstrüktivizme şiddetle karşı çıkan fenomenolojik gelenek, kendinde şeylerin bilince göründüklerini öne sürmüştür. Bu çerçeve içinde bilince dönen ve bilincin yönelimselliğini bilinç üzerinde yoğunlaşmanın nedeni ve haklı kılınışı olarak değerlendiren fenomenolojik gelenek, aynı zamanda realist bir tavırla, şeylerin karşılı­lı bağımlılığı ve ilişkisi üzerinde durmuştur. Analitik geleneğin Hume’a yakın olduğu yerde, daha çok Hegel’e yaklaşan fenomenolojik geleneğin en önemli temsilcileri ara­sında Martin Heidegger’le Jean Paul Sartre bulunmaktadır.

Çağdaş felsefenin üçüncü geleneği Fransız düşünürleri Michel Foucault ve Jacques Derrida tarafından temsil edilen eleştirel ya da yıkıcı gelenektir. Örneğin, özcülüğe, ikiciliğe, Descartesçı felsefeye, akıl ya da lojisizme, Aydınlanma felsefesiyle pozitivizme ve dolayısıyla bütün bir moderniteye ilişkin olarak çok ciddi ve keskin bir eleştiri yönelten Derrida’nın son çözümlemede özcülüğe, ikiciliğe ve akılmerkezciliğe yönelik olan eleştirisi gerçekte metafiziğe, Batı’nın bütün bir metafiziksel düşüncesine yönelik bir kritik olmak duru­mundadır. Başka bir deyişle, Batı düşüncesinin yüzyıllardan beri termelinde yer kavram ve karşıtlıkları yeni baştan eleştirel bir bakışla değerlendiren bu gelenek, Barı felsefesinin temellerini sarmıştır.

Döneme Damga Vuran İsimler:

E. Husserl, K. Popper, L. Wittgenstein, Gramsci, İrigaray, M. Heidegger, J. P. Sartre, A. Camus, A. Einstein, Simone De Beauvoir, Lyotard, Hayek



İSLAM FELSEFESİ

İslâm dünyasında felsefi düşüncenin bir ekol olarak başlayıp kurulması, iç ve dış bir çok sebebin yanında, özellikle Grek (Antik Yunan) filozoflarının eserlerinin bilhassa Süryânice ve Grekçe'den Arapçaya yapılan ilk çevirileriyle aynı zamanlara rastlar ki, bu dönem İslâm tarihinde Abbasî hilâfetinin kuruluş sıraları demektir.

Ancak İslâm felsefesinden en önemli etkiye sahip olan Yunan felsefesinin etkisi doğrudan olmayıp, Helenistik felsefe yani, İskenderiye yoluyla olmuştur. Milâdî altıncı yüzyılın başlarında dağılan Atina okullarındaki düşünürlerden bazıları İskenderiye'ye, bir kısmı da Suriye'deki merkezlere gitmişti. Buralarda Platon ve Aristo'yu açıklayarak bir felsefe oluşturmuşlardı. Sözü edilen merkezlerde önceleri Yunanca yazıları eserler sonradan süryanice ve arapçaya çevriliyordu. İşte İslâm dünyasında daha sonra Arapçaya intikal ettirilen ve İslâm felsefesinin kuruluşunda tesiri olan eserler ilk planda bunlar olmuştu. Bunlara daha yedinci miladi yüzyılın ortalarında müslüman Arapların fethettiği Suriye ve İran'daki Hıristiyan ve yahudi manastırlarındaki ilmi faaliyetleri de ilave etmelidir. Buralarda Yunan felsefesinin, özellikle de Platon, Aristo ve yeni Platonculuğun hristiyanlıkla meczedilmiş eserleri, arapçaya yakın bir dil olan süryânice yazılıyordu. Keza, sözü edilen merkezlerden bazıları tamamen İlâhiyata (teoloji) dair düşünceler geliştirirken, felsefe de dini bir hüviyet kazanıyordu.

Çeviri çalışmalarında Emevîler döneminin (661-750) çok önemli bir yerinin bulunduğu söylenemez. Fakat, dini ilimlerin yanında akli ilimlere ayn bir rağbet gösteren Abbasîler'de, bilhassa Bağdat'ı devlet ve hilafet merkezi yapan ve süryânca, yunanca ve bir miktarda farsça eserlerin arapçaya çevirisini üslenen kişileri teşvik eden Halife Mansur (H.136-158/M. 753-775) döneminde söz konusu çeviri faaliyeti çok ciddi bir tarzda gelişme gösterdi. Harun Reşid (170-193/886-908) ve Memun (198-218/813-833) zamanlarında ise İslâm felsefesinin önemli malzemesi sayılabilecek mühim eserler çok sistemli bir çeviri faaliyetiyle arapçaya kazandırıldı. Bu sonuncu Abbasi halifesi, Bağdat'ta Beytü'l-Hikme (Felsefe evi) adı verilen bir akademi kurulmuştu ki, burası İslâm felsefesinin kurulup gelişmesinde çok önemli bir etkiye sahip olmuştu.

Bütünlüğü içinde İslâm felsefe hareketini Doğu ve Mağrib (Endülüs) felsefeleri olmak üzere iki büyük kola ayırmak gelenek halini almıştır. Felsefi düşünceyi kurma ve geliştirme bakımından doğu kolu Mısır'dan Türk-İslam'a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyayı kaplar ve Endülüs'e göre çok daha çeşitli ve verimli olmuştur. İslam felsefesinin Endülüs kolu ise, ortaçağ dönemi hıristiyanlarının daha çok dikkatini çekmiş ve batılılar tarafından yazıları eserlerde özel bir yer tutmuştur. Ancak İslam dünyasındaki fikri oluşum ve gelişimde Mağrib kolunun Doğu kadar büyük tesiri olamamıştır.

Sonuç olarak; İslâm felsefesi kendinden önce kurulmuş olan büyük düşünce hareketleriyle temasa geçmiş, onlardan aldıklarını yorumlamış ve çağının hemen her türlü milli, sosyal dini meseleleriyle ilgilenmiş çok önemli düşünce akımıdır.

Döneme Damga Vuran İsimler:

El-Kindi
Muhyiddin el-Arabi
Ebu Bekir er-Razi
Farabi
İbn-i Rüşt
İbn-i Sina
Gazzali
İbn-i Bacce
İbn-i Tufeyl
Sühreverdi
Sadreddin Konevi
İbn-i Haldun



sözler

ruhuma işleyen güzel kokunu bilmesin
olurya güller kıskanır...

canımdan bir can oluşunu duymasın
olurya annem kıskanır
sen oldukça benim yaşadıgımı duymasın
olurya ruhum kıskanır...
ugrunda bir ömür vadettiğimi duymasın
olurya ecel kıskanır...




Kirli bir çocuk yüzüyüm kapında ama dünyanın en temiz gözleriyle bakıyorum sana. Şeker değil istediğim.. Uzattım ellerimi sadece koy yüreğini avuçlarıma,

Yine gecenin karanlığında yalnızım ve yine seni düşünüyorum sensiz gecen her dakika ne kadar da zor geciyor?!Senden ayrıldığım an'ın benim için ne kadar acı oldugunu biliyor musun?Şu anda nasıl icim acıyor bilemezsin!Hic bilmezdim gecelerin bu kadar uzun sensizliğin ise bu kadar acı oldugunu. Herkese dinletiyorum kendimi ama kalbime dinletemiyorum.Keske karsına cıkabilecek cesaretim olsa. GÖzlerine bakıp haykırabilsem seni ne kadar sevdiğimi


Aşk varlığın değil yokluğun acısıdır!Hislerimi dilime döksem sevgimden korkarsın senin için ben olmasam bile sen hep varsın.Dün de bugün de yarın da yüreğinde yüreğin kadar yanındayım.Kendini yalnız hissettiğinde elini yüreğine koy ben hep oradayım.Senden güneşi istemedim,topla demedim yıldızları gökkuşağından taç istemedim sadece sev dedim


Kıyıma ayrılık vurdu; kararıyorum.Gölgeler acıyı anlatmaya,kalbi parçalamaya geldi



Sensizliği nasıl ki ben yaratmadıysam,tadacağın bensizlik de bil ki benim eserim değildir



Şarjörde kalan son mermi kadar değerlidir kalan son sigaram.Yokluğunun darbesi indiğinde yakarım onu da diğerleri gibi,yakarsın sen de beni diğerleri gibi


Sevmek çay,sevilmek şeker.Bizim gibi garibanlar çayı şekersiz içer


Ne mutlu şimdi yanında olanlara,sana dokunup sesini duyanlara,seni tanımadan yanından geçenlere... Hepsi sana yakın ama hiçbiri hasret değil benim gibi sana

Hayat aynı sana benzer çünkü sende ölümsüzsün,bir kuş aynı sana benzer çünkü bir gün sen uçup gidersin


Öğle zor ki yokluğunu yaşamak,akan suyu tutamamak,yıldızlara dokunamamak,gözümde uyku varken uyuyamamak.Tek kurşunla ölmek gibi seni sensiz yaşamak


Düşlerimizin yorulduğu yerde tutun bana,beni çağıramayacak kadar uzakta ol.....Ve ben gelemeyecek kadar koşayım sana!!


Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar,bir gün bir güneş parlar,bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını,ruhumuzun rengarenk bir ağaç gibi rüzgarla dans ettiğini görürsünüz


Mavi olsun adın, Ufuklar kadar uzak, Aşk kadar yakın.


Keşke yanlızlığımda yanımda olsan. Keşke onunla paylaştığımı seninle paylaşsam. Keşke senin adın yanlızlık olsa ve ben hep yalnız kalsam.


Gözlerimi kapattığımda seni yanımda hissetmek fakat açtığımda karşımda soğuk duvarları görmek... İşte bu beni hergün öldüren sebep! İşte bu bendeki seni anlatan yürek..


Eğer seni ne kadar sevdiğimi öğrenmek istiyorsan çiçeklere bak onlar nasıl su olmadan yaşayamıyorlarsa bir canlı hava olmadan yaşayamıyorsa bir anne yavrusunu nasıl seviyosa bende seni o kadar çok seviyorum.


Güneşin buz tuttuğu yerde bir alev görürsen bil ki o, yalnız ve yalnız senin için yanan kalbimdir...


Sonbahara inat ağaç hala yeşermekte, geceye inat gün hala ağarmakta, ben ise kadere inat hala seni sevmekteyim. İnat bu ya, mahşere kadar "seni seveceğim"...


Aramızdaki mesafeler ne kadar uzun olursa olsun sonsuzluğa giden tüm yollara adını yazdım.Hangi yoldan geçersen geç seni sevdiğimi okuyacaksın...


Seni ne kadar sevdiğimi öğrenmek istersen yere düşen yağmur damlalarını tutmaya çalış, tutabildiklerin senin sevgin,tutamadıklarınsa benim sana olan sevgimdir...


Gülmek için mutlu olmayı bekleme, belki mutluluk gülüşünde saklıdır,sakın ağlayayım deme! Belki bir yerlerde senin bir tek gülüşün için yaşayan biri vardır


Eğer geceler seni düşündüğüm kadar uzun olsaydı asla sabah olmazdı.


Ölsen bile benden kurtulamazsın. Kefen olur bedenini sararım.Yağmur olur üzerine yağarım. Çiçek olur mezarında açarım.


Yastığımla uykumu baş başa bıraktım,sırf seninle yalnız kalabilmek için!Bu da yetmedi kendimi de bir kenara bıraktım şimdi burada yalnız sen varsın!!!


Elimde denizde bulduğum bir midye var denizden o kadar uzak ki tıpkı seninle benim gibi.Ama arada tek fark var o denize sen bana aitsin.


Gitmek mümkün olsa gitsem uzaklara,sevmesem seni yaksam yüreğimi,savursam küllerimi dağlara denizlere ,yeşerirdi küllerim sana olan sevgimle


Hissedince sana vurulduğumu baharda kuş olup uçasım gelir,bakınca o güzel gözlerine hasreti bir anda silisim gelir ama ne çare bir tanem ne çare,ne kuş olup uçabilirim nede hasreti silebilirim ama inan bana bir tanem inan seni bir ömür boyu Sevebilirim...



Dava:Bir aşk hikayesi Davacı: Yalnızlık Davalı: Ayrılık Şahit:Yeminler Suçlu: Sevgilim Ceza: Sonsuza dek seveceğim

Seni ne kadar sevdiğimi bir bilsen sende uzayı gören insanlardan biri olurdun


Sen seni özleyenin özleminden habersiz özlemle özlenmektesin.sen var ya sen, özlemlerin içinde en çok özlenensin!!


Damdan düşer gibi hayatıma girdin,beni deli divane ettin, suçum neydi ki,beni kendine bu kadar aşık ettin.

Bir yudum mutluluk, Peşinden koşuyorum,ne olacak halim bilmiyorum, Sevmişim seni bir kere, Doyamadan gidiyorum...


KÜL OLMUŞ ATEŞ YANAR MI?BUZ TUTMUŞ SU AKAR MI?BU GÖZLER SENİ SEVDİ BAŞKASINA BAKAR MI?


Sen sahra çöllerinde bir gül olsan seni kurutmamak için göz yaşlarımla sulardım seni



SESİNE MEVSİMLERİN EĞİLDİĞİ,GÖZLERİNE BAHARIN AĞLADIĞI,AĞLAR GİBİ GÜLMENİ,DOKUNUŞLAR GÜLECEK GİBİ DURAN YÜZÜNÜ ÖZLEDİM..


Aşk bir su damlası olsaydı okyanusları, bir yaprak olsaydı bütün ormanları,bir yıldız olsaydı tüm kainatı sana vermek isterdim. Ama, sadece seni seven kalbimi verebiliyorum...


RÜZGAR ALABİLDİĞİNE HIRÇIN, YAĞMUR ALABİLDİĞİNE İNATÇI ,YÜREĞİN İSE ONLARA İNAT SANKİ BİR LİMAN... TIPKI GÖZLERİNDEKİ HUZUR GİBİ...


Sabah seni izlemesi için bir melek yolladım peşinden ama düşündüğümden de erken döndü. Ne oldu dedim? "Bir melek asla başka bir meleği izleyemez" dedi Canım..



Bir yürek nelere yeterse, bir can bir canı ne kadar severse bir damardan ne kadar çok kan geçerse, yaşam ölüme ne kadar değerse, sen de benim için o kadar değerlisin



Ne senden vazgeçerim, ne düşlerimden, nede gözlerimi kaparım hayalinle yaşarken, inan hayatı seni bana verdiği için, seni ise hayatıma anlam verdiğin için seviyorum!!



Bir soluk kadar yakın yıldız kadar uzak derler sevgi için. Uzanırsın yetişemezsin yetişirsin dokunamazsın dokunursun vazgeçemezsin vazgeçersin ama unutamazsın!!


Hissedince sana vurulduğumu baharda kuş olup uçarsım gelir, bakınca o güzel gözlerine hasreti bir anda silisim gelir ama ne çare bir tanem ne çare ne kuş olup uçabilirim nede hasreti silebilirim ama inan bana bir tanem inan seni bir ömür boyu Sevebilirim...


Biliyorum bugün kulakların bir başka çınlayacak, anlayacaksın seni yine nasıl andığımı, özlediğimi. Ellerin titreyecek, gözlerin yollarda kalacak, sende hissedeceksin yüreğimde neler hissettiğimi!



Aşk bir su damlası olsaydı okyanusları, bir yaprak olsaydı bütün ormanları, bir yıldız olsaydı tüm kainatı sana vermek isterdim. Ama, sadece seni seven kalbimi verebiliyorum..



Rüzgarın kemanini çaldığı ve damlaların pencerene vurduğu bir gecede yatağına uzanıp hayalini kurduğun ve keşke dediğin tüm güzellikler senin olsun...



Canımdaki her nefes nefesine eklensin, içimdeki her nefes hayalinle demlensin, bırak bu gönlüm varlığınla renklensin, sen benim gönlümde yaşadıkça özelsin!


SABIR SUSKUNLUK DEĞİL İŞİTİLMEYEN FERYATTIR.SEVGİDE ÖZGÜRLÜK SAYGIDA MECBURİYET VARDIR.SEVMEK BELKİ BİR ŞEYDİR.AMA SEVİLDİĞİNİ BİLMEK ÇOK SEYDİR.


Sen Allah'a dilenen bir dilek, gözlere uzanan ellerimsin. Sen gözlerimden süzülen yaş, tek düşüncem hasretimsin. Sen yaşadığım ömür, sen her gece rüyama giren biricik sevgilimsin.



Issız çölde bir yudum suyu dünyalara değişmeyen biri gibi ya da yağmuru unutmuş toprağın bulutlara yalvarışı gibi sessizce ama YÜREKTEN ÖZLEDİM SENİ.



Sen Allah'a dilenen bir dilek, gözlere uzanan ellerimsin. Sen gözlerimden süzülen yaş, tek düşüncem hasretimsin. Sen yaşadığım ömür, sen her gece rüyama giren biricik sevgilimsin


Bir şiir yaz bana içinde alabildiğince mutluluk olsun ayın gölgesinde unutulan sevgi tohumlarıyla yeşere dursun veya bir şarkı söyle özlemimdeki sevgiliyi anlatsın yağan yağmurlarla ıslanan bedenimi parlayan gözleriyle kurulasın.






Nescafe bile üçü bir arada, ben hala yalnızım.

11 Ağustos 2007

Felsefi Düşüncenin Özellikleri




En genel anlamı içinde, soru sormanın sonucu olan ve insanla, insan yaşamıyla ilgili problemlere karşı ilginin gelişmesiyle başlayan düşünce türü.

Buna göre, felsefe zor ve çözülemeyen yaşam problemleriyle karşılaşmaktan, bu problemlerle uğraşmaktan korkmayan bir yaklaşım, düşünsel bir tavır olmak durumundadır. Felsefe insan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara bir yanıt getirmeye, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışırken, işe sıfırdan başlamayıp, belli bir bilgi birikimine sahip olunduğunu varsayarak çözüm getirmeye çalışır. Çünkü insanların yaşamlarında neyin önemli olduğunu değerlendirebilmeleri için, hayatla ilgili bazı deneyimlere sahip olmaları gerekir. Demek ki, felsefe insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt verirken, başka bilgi türleri tarafından sağlanan bilgilerden yararlanarak, genel, bütüncül ve kuşatıcı yanıtlar getirmeye çalışır.

Bununla birlikte, felsefeyi felsefe yapan şey, insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt vermekten çok, sorular sormak, problem görebilmektir. Zira, insan için önemli olan, yalnızca felsefe okumak ve felsefeyi bilmek değildir, felsefe yapmaktır, felsefi davranabilmektir. Felsefe yapmak ise, felsefi hissetmeyi ve felsefi düşünmeyi gerektirir. Felsefe yapmak varlığı ve bilgiyi bir bütün, insan yaşamıyla ilgili olay ve problemleri çok boyutlu olarak görmek ve her yönüyle kavramaya çalışmak anlamına gelir.

Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Yani, felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Her şeyi olduğu gibi kabul eden, merak etmeyen ve kendisine sunulanla yetinen bir insan için felsefe söz konusu olamaz. Felsefi düşünce, şeylerin niçin oldukları gibi olduklarını merak eden, hayatı bütün boyutlarıyla görmeyi, yaşamın bütün boyutlarını göz önünde bulundurmayı bilen, açık ve sorgulayan bir zihnin ürünüdür.

Felsefi düşünce, akıl temelli soruşturma ve refleksif bir düşünme yönteminin sonucu olan bir düşüncedir. Felsefede söz konusu olan düşünce, kendi üzerine dönmüş olan ve kendisini konu alan bir düşüncedir. Buna göre, felsefeci, doğrudan doğruya doğa, tarih, toplum üzerinde eleştirici bir bakış açısıyla düşünebileceği gibi, çeşitli bilimler tarafından sağlanan malzeme üzerine de düşünebilir. Yine, o bir problemi yalnızca bir bakış açısından, bir bakımdan ele alan diğer disiplinlerin, bilgi türlerinin tersine, bir problemi bütün yönleriyle ele almayı içerir.

Felsefi düşünce, ayrıca çözümleyici ve kurucu bir düşüncedir. Yani, felsefi düşüncenin analiz ve sentez gibi işlevleri söz konusudur. Analiz söz konusu olduğunda, filozof, kendisinin de içinde bulunduğu ve bir parçasını teşkil eniği dünyayı anlamak ve kavramak için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı ve sezgi sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz eder, açıklığa kavuşturur. Fakat filozof, bununla yetinmez, yani dünyayı parçalanmış bir halde bırakmaz; analize koşut olan başka bir düşünme tarzı ile, üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlığa kavuşturulmuş malzemeden hareketle dünyayı yeniden inşa eder, bir birlik ve bütünlüğe kavuşturur. Nihayet, felsefi düşünce evrenseldir, çünkü insan yaşantısına giren her şey felsefeye konu oluşturabilir. En basit bir algı öğesinden (örneğin, dokunduğum masanın sertliği) en karmaşık bir düşünme sistemine (örneğin, Einstein'ın genel rölativite teorisi) kadar her şey felsefeye inceleme konusu olabilir. Öte yandan, felsefede söz konusu olan insan yaşantısı, şu ya da bu insanın değil, genel olarak insanın yaşantısıdır.

Felsefe


Yunanca "seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum" anlamına gelen phileo ve "bilgi, bilgelik" anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin.

Buna göre, felsefe Yunanlılar için, "bilgelik sevgisi" ya da "hikmet arayışı" anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir.

Başlangıçtaki söz konusu anlamına rağmen, felsefenin bir tanımını vermek oldukça zordur. Bunun en önemli nedeni, hemen bütün felsefe tanımlarının tartışmalı olmasıdır. Bu ise büyük ölçüde felsefe denen faaliyet ya da disiplini anlamının, veya felsefe anlayışlarının tarihin akışı içinde çağdan çağa, hatta filozoftan filozofa kökten bir biçimde değişmesidir. Örneğin, Platon ve Platoncular için felsefe, empirik gerçekliği değil de, idealar alemini, soyut kendilikler dünyasını betimleyen ve bütün doğruları nihai ilkelerden çıkarsamak suretiyle temellendiren a priori bir disiplindir. Oysa Aristoteles'te felsefe, gerçekliğin daha genel yönlerini betimlediği için, bilimlerin bir devamı olmak durumundadır. Felsefe bilimlerin ya kraliçesi, ya da onların önündeki engelleri ortadan kaldırdığı için, ağır işçisidir.

Ortaçağda dini inançları temellendirmek için, teolojinin hizmetkarı olma görevini üstlenen, başta ilahi gerçeklik ve onun dünya ile olan ilişkisi olmak üzere, yine gerçekliği betimleyen felsefe, empiristlerin, ama özellikle de J. S. Mill ve W. O. Quine gibi radikal empiristlerin gözünde de, diğer bütün disiplinler gibi, gerçekliği betimleyen bir etkinlik olmak durumundadır.

Felsefenin anlamı ve göreviyle ilgili bu mutabakatı bozan filozof, ünlü Kopernik devrimiyle Kant olmuştur. Zira ona göre, felsefenin nesnelerden ziyade, nesneleri bilme tarzımızla meşgul olması gerekir. Başka bir deyişle, Kant, bilimin gerçekliği betimlediği yerde, felsefenin şu ya da bu türden nesnelerle, Platon 'un varoluşunu öne sürdüğü cinsten kendiliklerle uğraşmadığını savunmuştur. Felsefe, bunun yerine dış dünyadaki nesneleri deneyimleyebilmemizin veya bilebilmemizin zorunlu önkoşullarını araştırır.Bir de bunları bir şekilde tamamlayan, bilimin kendine özgü bir teknolojik, kültürel mana kazandığı 19. yüzyılın felsefe konsepsiyonlarından, bilime, bilimlere dayanan bilimsel felsefeyle dünyayı ve insanın dünyadaki yerine ilişkin genel bir görüş, bir dünya görüşü olarak felsefe anlayışından söz edildiğinde, herhalde felsefenin özü itibariyle rasyonel bir eleştirel düşünce, dünyanın genel doğasıyla (metafizik ya da varlık teorisi), dünya ile ilgili inançların mahiyeti ve haklılandırılması (epistemoloji) ve dünyamızdaki eylem tarzımız üzerine sorgulayıcı ve de refleksif bir düşünce etkinliği olduğu söylenebilir.

Buna göre, felsefenin konusu 'nihai ve en yüksek şeyler', genel olarak varlık, bir bütün olarak evrenin kendisini ya da insanın eylemlerini, yaşamını ve yazgısını en temelli bir biçimde etkileyen şeylerdir. Varlığı bir yönüyle ya da belli bir bakımdan ele alan bilimlerden farklı olarak, felsefe, varlığı bir bütün olarak ele aldığı, varlığı varlık olmak bakımından incelediği, olanı betimleyen bilimlerden farklı olarak olması gerekene yöneldiği için, konularına uygun düşen yöntem ya da yöntemleri kullanır.

Buna göre, felsefenin konuları arasında yer alan şeyler, duyuların ya da duyusal kavrayışın çok ötesinde kaldığı için, felsefe duyuları kullanmaktan özenle kaçınır. Felsefe saf düşünceye, refleksiyona dayanır ve a priori bir araştırmadır. Buna göre, felsefe bir kavram analizinden oluşur ya da kavramsal analiz temeli üzerinde yükselir. Öte yandan, felsefe ulaştığı sonuçları kanıtlamak için, belirli ve kesin birtakım işlem ya da yöntemler kullanmaz.

Felsefe bilimle kıyaslandığında, bilimin dünyada yer alan şeyleri betimlerken, felsefenin onları sınıfladığını söylemek gerekir. Bilim bilgi verirken, felsefe bilginin ne olduğunu, neyi ve nasıl bilebileceğimizi araştırır. Öyleyse, felsefe varolan şeylerle ilgili olarak akla dayalı bir açıklama sağlar; bilimlerin ayrı ayrı ele aldığı olgu sınıflarının tümünü birden açıklayacak en genel ilkelere ulaşmaya çalışır. Bu anlamda felsefe, varlığın ilk ilkelerinin bilimidir. Özel bilimlerden kazanılan tüm bilgilerin eleştirisini ve sistematizasyonunu gerçekleştiren en genel bilim, bilimlerin bilimidir. Ve nihayet, felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.

Felsefe bir faaliyet, bir düşünce faaliyetidir. İnsanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve bu bağlamda, o belirli türden sorular hakkında belirli bir türden düşünme faaliyetidir. Felsefeyi tüm diğer disiplinlerden ayıran en önemli özelliği, felsefenin bu türden sorular üzerinde düşünürken, mantıksal argüman ya da akıl yürütmeye dayanmasıdır. Buna göre, filozoflar, bu mantıksal akıl yürütmeleri ya kendileri yaratırlar ya da başkalarının akıl yürütmelerini eleştirirler. Filozoflar, aynı zamanda bu akıl yürütmelerin temelinde bulunan kavramları analiz eder ve açıklığa kavuştururlar.

Filozoflar, insan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütebilir, her şeyi felsefi bir problem konusu yapabilirler. Filozoflar, örneğin bizim apaçık ve doğru olduklarına inandığımız inançlarımızı sorguya çekerler. Yaşamın anlamını meydana getirdiğini söylediğimiz temel sorular üzerinde dururlar. Dinle, Tanrı'nın varoluşuyla, doğru ve yanlışla, dış dünyanın varoluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, bilimle, sanatla ve daha birçok konuyla ilgili sorular üzerinde akıl yürütüp, bu sorulara genel geçer ve nesnel yanıtlar getirmeye çalışırlar.



Felsefe Siteleri Rehberi

Canaktan Web

Felsefe, tarih, iktisat, sosyoloji,devlet ve politika, hukuk, yönetim vb. alanlarda kapsamlı bilgilere ulaşabileceğiniz bir bilgi portalı


Diyalektik

Diyalektik felsefe ve Felsefe Tarihi hakkında bilgiler içeren bir site.



Felsefe Ekibi

Yazılar, dersler, felsefe sözlüğü, filozoflar hakkında bilgiler, akımlar ve tartışmalar.


Felsefem

Felsefe hakkında bilgiler ve akademik çalışmalar içeriyor.


Objektivist

Felsefe'nin bazı alanlarıyla ilgili bilgiler içeriyor.


Felsefe Sohbetleri

İnsan, sevgi ve felsefe üzerine 100 konuda aylık düşünce analiz yazıları.


Felsefeye Yolculuk


Uludağ Üniversitesinin düzenlediği felsefe etkinliği. Felsefe Forumu, Söyleşiler.


Felsefe İnfo


Felsefe kavramı, felsefenin tarihsel gelişimi, Osmanlı'da felsefe, filozoflar ve felsefi ekollere ilişkin bilgilere erişilebilen bir felsefe sitesidir.



Filozof Tripod

Felsefe, Sosyoloji, Tarih, Edebiyat, Din Bilim ve Kültür üzerine yazılar içeren bir site.


Felsefe Kaynak Sitesi


Felsefe ana başlığında çeşitli kategorilerde felsefe makaleleri.


Felsefepedia


Wikipedi tarzında hazırlanmış bir felsefe sitesi




Felsefe Ansiklopedisi

Materyalist Felsefe Ansiklopedisi


Hekartes

Edebiyat ve Felsefe ilişkisini konu alan bir site.


Kutadgubilig

Felsefe-bilim araştırmaları dergisi'nde yayınlanan makalelerin özetlerine ulaşılabiliyor.



Nietzsche

Filozof Nietzsche hakkında ayrıntılı bilgiler içeren bir sayfa.



Felsefe Bölümleri

Türkiye'de ki tüm felsefe bölümleri



Temellica

Filozoflar ve felsefi akımlar hakkında bilgi içeren bir site.


Türkfelsefe

Türk Felsefecilerini biraraya getirmeye çalışan sitede akademik çalışmalara ve elektronik kitaplara ulaşabiliyorsunuz.


Türkiye Felsefe Kurumu

Kurumun çalışmaları ve yayınları yer almaktadır.

Ukala

Kişisel felsefi yazılar içeren bir site.


Varlık Dergisi

Varlık Felsefe Dergisi'nin elektronik sürümünde filozoflar ve Felsefe akımları hakkında bilgiler yer alıyor.


Yaşam Dersleri

Yazarların hayat deneyimlerinden hareket ederek yazdıkları yazılardan oluşan bir site.


Yedibilge

Felsefe Tarihi, Dinler Tarihi ve Siyaset Bilimi hakkında bilgiler içermektedir.


Yeditepe'de Felsefe

Yeditepe Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından yılda bir kez yayınlanan, Türkçe ve İngilizce yazılardan oluşan, hakemli ortak kitap.


Özgür Pencere

Çocuklar için felsefe ve edebiyat, bu doğrultuda yazım dersleri içermektedir.