Değmez dediğin insan, kalbinin her kıvrımına değer ya; hayatın en falsolu küfürlerinden biridir bu aslında..!

25 Aralık 2012


Ben, senin bunu okurken parmağınla yanağına dokunduğunu, gözlerini hafifçe
kıstığını görmeyeceğim.
Elimin uzanamadığı yerlere kelimelerimle sokulmaya çalışmamın,kırılgan harflerden kurulmuş görünmez bir köprüden sana doğru yürürken düşmekten böylesine korkmamın, sana tek bir bakışla anlatabileceğime inandığım ve birçoğunun belki bir ismi bile olmayan birçok duygunun her birine isimler bulmaya uğraşmamın beni nasıl yaralayıp yorduğunu bilmeyeceksin. ileride bir gün bana çok karmaşık ve anlaşılmaz gözükecek olsalar da, su anda bana,kendime saplamak için elimde tuttuğum bir bıçak gibi sade ve içmeye hazırlandığım zehirli bir su gibi berrak gözüken duygularımın, keskin ve yakıcı tadını,onların üstünü örten sözcüklerin altından çıkarıp çıkarmamakta duyduğum kararsızlığı da herhalde sana hiç anlatamayacağım.Halbuki bütün korkunçluğu sadeliğinde gizli olan duygularım o kadar açık ki.Yorulduğumda, bıktığımda, yenilginin tam kıyısında durduğumu hissettiğimde,beni sadece bana dokunarak iyileştirebileceğini biliyorum.Değmeden, hatta bazen seni görmeden,sıcaklığını istiyorum.Yalnızım...Kendimi yalnız hissediyorum ki bu yalnızlıktan da kötü.Benim yalnızlığımı ve kendimi yalnız hissetmemin yalnızlıktan da kötü olduğunu anlayacak senden başka kimsem yok.Ve sen de yoksun.Belki de hiç olmayacaksın.Sözcüklerden oluşturmaya uğraştığım bir köprüden sana ulaşmaya çalışacağım.Ve biliyor musun, sen bütün bunları okurken, ben yazdıklarımı şakacı gülüşlerimle reddedeceğim.Beni bir gün görürsen, gördüğün bu satırları sana yazan olduğuma inanmayacaksın.Duymak istediğim sevgiyi, özlemi ve bunları duymaktan duyduğum korkuyu, güvenli bir durusun ardına saklayacağım.Yüzümde satırlarımdan bir iz aradığında, onlar orada olmayacak.Sana nasıl yalvardığımı hiç işitmeyeceksin, sıradan bir ''Nasılsın'' sözcüğü saklayacak o yalvarışı. Ama bütün bunlar, bu sahte kibir, bu sakacı gülüş, bu sıradan ''Nasılsın''sözü, bu güvenli duruş, içimdeki sesi dindirmeyecek.
Gelmeni isterdim görmeyi istediğimde seni. Görmeni isterdim yalnızlığı dinlediğimde beni. Duymanı isterdim yalnızlığa anlatırken seni. Okumanı isterdim sana yazdığım şiirleri. Her gün yeni bir umuttu seni görebilmek için. Her gün yeni bir umuttu duygularımı sana anlatmak için. Çekindim sana açılmaktan, korktum hayır demenden. Korktum çünkü, yıkılırdım hayır demenden. Bir daha bakamazdım sana.Umut ettim çaresizliğe düştüğümde. Hayal ettim seni özlediğimde. Senin için hissettiklerimi anlatmak istedim. Ama olmadı bir türlü, O ilk sözcüğü bulamadım. Belki de hiç yazmamalıydım bunları, unut boş ver diyemiyorum ama. Zaten olmaz diyeceksin sakın cevap yazma da diyemiyorum. Sadece bil geceleri sen uyurken adının sayıklandığını. Sadece düşünüldüğünü bil bir yerlerde. Ama biliyorum seni görmeden yapamam. Uzaktan sessizce izlerim seni ama sen farketmeden. Düşünüyorum yarınlar var, üzülüyorum sensiz yarınlar olacak diye. Her zaman gönül ilişkilerim ters gitti. Her zaman bir bakış aradım, bir ses aradım ta ki o güne dek. Denizden gelecek ,bir gemi bekledim durdum, sonra yıldızlara baktım yıllarca ve sen sandığım bir yıldıza.Yüreğim bir serçeninki gibi titrek ve ilkbaharda açılmaya hazırlanan bir tomurcuk tanesi gibi heyecanlı ve de ürkek ...ruhum yeniden umutlarda ve hayallerde geziniyor..yüreğim bugün ne kadar üzgün olsa da - senin gülümsemen ve de senin umutlarınla ayaktayım.....Yine de sana duygularımı ifade etmek istedim. Hayırda bir cevap değil midir zaten kendimi her türlü cevaba hazırladım. Yazmayı bırakamıyorum sanki seni bana daha çok yakınlaştırıyor. Bilmiyorum benim sana karşı hissettiklerimi bana karşı hissedecekmisin. Ama emin olduğum bir şey var ki yazdıklarımı okuduktan sonra. Hiç bir şey aynı olmayacak iyi veya kötü. Hayal ettim bir gün bir yerde seninle bir güzel günü.İyilik meleği olup da yatağını dünyanın tüm çiçekleriyle süslemek yada dizlerinde uyumak,kalbindekileri gözlerinde bulmak,unutmak yada anlatmak istediklerimizi dillerimiz değil de ruhumuz ve gözlerimiz anlatsa sonu ne olursa olsun....gece kararsa da gözlerinin ışıltısıyla tüm gece seni izlemek benim seni izlediğimi bilsen de.....o gece kelimeler değil de kalbimiz konuşsa...bir gece olsa da senin hayaline sarılıp uyumak ve hiç kalkmamak yada sıcak şöminenin yanında dizlerinde umutlarımı hayallerimi anlatmak sabaha kadar.....yada yağmurlu bir gece sana tüm aşk şiirlerini okumak sırılsıklam olurken ....ne dersin bilmiyorum ama hislerim yüreğimde yüreğim sessiz ve de söylemek istedikleri var...gözyaşlarını silmek soğuk ellerimle yada rüzgarda dağılan saclarına dokunmak,İsminin baş harflerinden şiirler yazdım sana okumak istedim okuyamadım. Her yıldız kaydığında bir dileğim vardı senin için. Radyoda çalan her şarkı sanki seni anlatıyordu seni hatırlatıyordu. Sana yazdığım son şiir yarıda kaldı bir eksik var gerisini yazamıyorum. Bir gün eğer senden uzak kalırsam karanlık bir yağmur gibi. Canımı sıkarsa yaşamak yine hayal ederim seni.Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu..Üşüyordum..Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde..Ama gökyüzü kapalı..Şehre yağmur yağıyordu .Yağmurlar ise acımasız..Bereket dağıtan yağmur, yüreğime yalnızlığın acımasızlığını bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten..Tüm şehri dolaşıyorum,önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık..Saatler geçmek bilmiyor..Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu..Yapamıyordum sensiz..Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa..Sensiz duygularım bölük pörçük..Ölümü ensemde hisseder gibiyim..Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım..Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasından..Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki...Üşüyorum sensizlikte..Yağan yağmurda sığınacak sıcak yüreğini arıyordum..Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabileceğim sakin bir liman..Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken,gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim,sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları..Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki...O büyük karanlığımı senin estirdiğin rüzgar alıp götürdü.Seninle bağdaşmayan ne varsa çıkarıp attım hayatımdan.Bildiğim her şeyi yeniden tanımladım senin gelişinle. Yeniden ad verdim her güzelliğe.Çirkin olan,kötü olan ne varsa seninle birlikte kaybolup gitti.Beni de hayatımı da bağladın kendine.En ulaşılmaz noktalara ,en çıkılmaz doruklara vardırdın benliğimi.Terk edilmiş bir limanda kendi halinde bekleyen köhne gemilerime en gizli denizleri açtın.Ben o maviliğin yolcusuyum şimdi ,en sıkılmaz yolcusu..Adın bir dönülmezliğin simgesi artık .Sen sözcükleri ölümsüz kılansın.Sen umudun,sen aşk'ın,sen özlemin ,sen hayatın adısın .Ve senin adını anmak bile tarif edilmez bir sevinç yayıyor içime.Şimdi yaşamayı seviyorum işte.
Çünkü; İÇİMDE SEN VARSIN!!
Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim, Seni kalbimin hangi kuytusunda saklamalıyım şimdi?

Birlikte mahvolmak isteyeceğiniz biri...

Hayatı, hayatın gücünü, meyvesini, tadını, ölümünün güzelliğiyle reddeden bir ağaç gibi kendi yanışıyla, yok oluşun kokusu sinmiş varlığıyla, yok oluşa yaklaştıkça ışıldayan tavırlarıyla, hayata karşı aldırmaz başkaldırışıyla sizi çeken insanlar vardır.
Onlara dokunduğunuzda, yapraklarınızın ölümün güzelliğiyle kızıllaşacağını sezdiğiniz insanlar... İntihar gibi bir ilişki. "Birlikte" yok olmanın, başkalarıyla yaşamaktan daha zevkli olduğuna inanacağınız bir ilişki.
Bir meyve ağacı için fazla büyük bir ağaç o, her yıl biraz daha kalınlaşıp büyüyen dallarıyla bir çınarla yarışacak gibi gözüküyor.
Bütün iriliğine rağmen dünyanın en tatsız yemişlerini veriyor.
Olgunluktan yere dökülen armutları bile sert ve tatsız.
Kimse yemiyor.
Bahçede top oynayan küçük çocuklardan biri bile yorulup terlediğinde onun meyvelerinden yemeye yanaşmıyor.
İriyarı, tabanlarını yere vura vura yürüyen, kalın enseli, sıkıcı ihtiyarlara benziyor.
Ama kasım ayı geldiğinde...
Meyvesiz dallarındaki yapraklar sararıp kızıllaşmaya başlıyor...
En canlı, en diri, en yeşil olduğu zamanlardaki tatsızlığından intikam alır gibi inanılmaz bir görkemle, bütün ağaçlardan daha güzel, daha koyu ve daha etkileyici bir ölümle ölüyor.
Öyle ölüyor ki sanki doğuyor.
Yakut kızılı, safran sarısı, tül kahverengisi, arada ölümün güzelliğini daha da göstermek ister gibi canlı kalan üzüm yeşili yapraklar kümeler halinde iç içe geçiyorlar, rüzgár estiğinde dalgalanan renkleri müziği andırıyor, her bakan sanki kendi içinde boğuk bir sesin söylediği kederli bir şarkı duyuyor.
İnsanı çağıran bir şeyler var ölümünde.
O koca gövde inceliyor, zarif bir oynaklıkla aşüfteleşiyor.
Yapraklarına karışma isteği uyandırıyor.
Ölümündeki bu istek uyandıran çağrı, önünden geçen herkesi kendine baktıran güzellik bana çocukluğumda seyrettiğim o eski filmlerdeki Şanghay batakhanelerinin afyonkeş fahişelerini hatırlatıyor; uzun ve karmaşık bir macerası olan, beyazlaşıp şeffaflaşmış yüzüyle bir yok oluşa giderken sihrine kapılmış erkekleri de beraberinde götürecek olan Rita Hayworth'ları.
Böylesine ölümcül bir güzellik, birlikte mahvolma arzusu uyandıran bir cazibe yaratıyor.
Birlikte mahvolmak...
Hayatı, hayatın gücünü, meyvesini, tadını, ölümünün güzelliğiyle reddeden bir ağaç gibi kendi yanışıyla, yok oluşun kokusu sinmiş varlığıyla, yok oluşa yaklaştıkça ışıldayan tavırlarıyla, hayata karşı aldırmaz başkaldırışıyla sizi çeken insanlar vardır.
Onlara dokunduğunuzda, yapraklarınızın ölümün güzelliğiyle kızıllaşacağını sezdiğiniz insanlar...
İntihar gibi bir ilişki.
"Birlikte" yok olmanın, başkalarıyla yaşamaktan daha zevkli olduğuna inanacağınız bir ilişki.
Bir örümcek türü var.
Garip bir biçimde çiftleşiyorlar, çiftleşirken erkek vücudunu dişinin başının önüne doğru eğiyor.
Çiftleşmeye başladıklarında, ikisinin bedeni bütünleştiğinde, dişi örümcek de erkeği yemeğe başlıyor.
Erkek dişiyi döllerken, dişi erkeği yiyor.
Çiftleşme bittiğinde erkek de kelimenin gerçek anlamıyla bitiyor, dişi onu yemiş oluyor.
İki örümcek çiftleşmeye başlarken, erkek bunun kendi sonu olacağını, öleceğini biliyor.
Ama birlikte olmak nasıl bir haz veriyorsa, erkek ölümü, öldürülmeyi, parçalanmayı daha baştan kabul ediyor.
Doğa bazen böyle insafsız şakalar yapıyor.
Ölüm gibi her canlıyı ürküten büyük bir tehdit yarattıktan sonra, o tehdidi bile unutturabilecek inanılmaz bir haz yaratabiliyor.
Ve, eğer o hazzı size tattıracak birine rastlarsanız yok olmaya aldırmıyorsunuz.
Bütün hayatınızdan vazgeçebiliyorsunuz.
Biriktirdiğin ne varsa, para, ün, itibar, aile, iş bir kenara itebiliyorsunuz.
Ölüm korkusundan bile daha büyük bir cazibeye dokunabilme karşılığında, ölümden bile beter olana, canlı canlı yenmeye, yavaş yavaş tükenmeye ve üstelik o tükenişten zevk almaya koşuyorsunuz.
Alıyorsunuz da...
Daha da beteri, siz ölümü bile aşan muhteşem bir hazzı yaşarken, size bakanların, sizi seyredenlerin, böyle bir hazzı hiç tatmamış, varlığından haberdar olmayanların, kendi küçük limanlarında küçük sandallarıyla gezmenin olağanüstü yolculuklar olduğunu sananların, sizi küçümseyeceğini, ne karşılığında hayatınızdan vazgeçtiğinizi anlamayacağını, sizi akılsız bulacağını biliyorsunuz.
Ama birlikte mahvolmayı seçeceği insanı bulanlar, başkalarının söylediklerine, yargılarına, alaylarına aldırmıyorlar bile.
Büyük bir ihtimalle kendilerini küçümseyenleri küçümsüyorlar.
Biliyorlar ki, bilmediğini küçümser insanlar.
Kendilerinin yaşamadığını, asla yaşanmayacak, yaşanmaması gereken gerçekdışı hayaller sanırlar.
Ve, o insanlar kendilerine hiç sormazlar:
- Ben, birlikte olmak karşılığında yok olmayı kabul edeceğim birine rastladım mı?
Kendilerine hiç sormazlar:
- Ben kiminle olmak için yavaş yavaş ölmeyi ve bu ölümden haz almayı kabul ederim?
Siz hiç böyle birine rastladınız mı?
Size, ölüme hiç aldırmadan, ölüm gibi bakan birini gördünüz mü?
Ve siz, ölümü önemsizleştiren bir haz yaşadınız mı?
Ölürken güzelleşen ağaçlar, sevişirken ölen örümcekler, bir aşk için bütün hayatını yakan insanlar var bu tabiatta.
Hangisine imrenmeliyiz?
Hangisini dilemeliyiz kendimiz için?
Nasıl bir mutluluğun, nasıl bir hazzın peşine düşmeliyiz?
Ölümü bile unutturacak olağanüstü bir hazzın hayatın bir yerlerinde saklı olduğunu biliyorsak eğer, bu haz karşılığında hayatımızı vermemiz gerektiğini de seziyorsak, ne yapmalıyız?
Yaşamın uysal mutluluklarıyla yetinmeli miyiz?
Bizi mahvedecek bir hazla kuşatacak olana rastladığımızda kaçmalı mıyız yoksa o hazzı yaratacak olanı mı aramalıyız her yerde?
Şanghay batakhanelerinde, elinde uzun sigara çubuğu, afyonla buğulanmış gözleri ve kızıl saçlarıyla, dumanların arasından size doğru yürüyen bir Rita Hayworth düşünün...
Ya da, deli gözleriyle, size hiç tatmadığınız en çılgın, en sapkın, en olağanüstü zevkleri vaat ederek yaklaşan çılgın bir aristokratı, bir markiyi...
Geri çekilir miydiniz?
Size yaklaşan hazdan kaçar mıydınız?
Sizi mahvolmaya razı edecek bir hazzın ışıklarıyla gözlerinizin kamaşmasından korkar mıydınız?
Beraber mahvolacağınız birini bulmak...
Bu bir şans mı, şanssızlık mı?
Belki öyle birini aramayız, korkarız öyle bir arayışa girmekten ama ya karşımıza çıkarsa o, sıradan mutluluklarla mutsuzlukların sınırladığı hayatımızı parçalayacak, bize varlığından bile haberdar olmadığımız zevkler verecek, bizi elimizden tutup yok oluşun kenarına etimizi hazdan uyuşturarak götürecek birine rast gelirsek...
Bir vakitler, bütün dünyayı sarsan bir Japon filmi seyretmiştim Paris'te, sinemanın kapısında kuyruklar uzamıştı.
Sevişmekten en büyük hazzı alabilmek için uğraşan bir çifti anlatıyordu.
Sevişirken birbirlerine ölüm korkusunu da tattırıyorlardı, büyük bir bitişin kenarında en büyük hazzın saklı olduğuna inanmışlardı.
Seyredenler de, seyrederken inandılar.
Onun için akın akın gidip izlediler filmi.
Bilmedikleri bir duyguyu anlamaya, öğrenmeye koştular.
Gördüklerine şaşırdılar ama garip bir içgüdüyle bunun mümkün olabileceğini düşündüler.
Tabiat tuhaf sırlarla dolu.
Bazen kendi kendisiyle, yarattığı en büyük korkularla da alay edebiliyor.
Bir örümcek, sevişirken seviştiği dişinin kendisini yemesine razı oluyor.
O nasıl korkunç bir haz olmalı ki karşılığında hayatını veriyor.
Karşılığında hayatını verebileceğin kadar büyük bir haz...
Büyük bir istek...
Büyük bir tutku...
Böyle tutkuların peşinden giden insanlar gördüm, siz de görmüşsünüzdür.
Başkalarının acıdığı ama başkalarının düşüncelerine aldırmayacak kadar yaşadıklarıyla büyülenmiş insanlar.
Birlikte mahvolacağınız birine rastlamak ister miydiniz?
Böyle bir hazzı yaşamak...
Karşılığında kendinizi, varlığınızı, her şeyinizi yok etmek...
"Benimle yokluğa yürürsen sana varlığında tatmadığın bir zevk vereceğim," diyen biri...
Bunu söyleyecek insanın karşısındakini etkileyecek bir cazibesi olabileceğine inanmak çok zor değil.
İster miydiniz böyle birinin karşınıza çıkmasını?
Bizim bahçedeki, ölümünü insanların hayranlıkla seyrettiği armut ağacı, ölüme yaklaştığı, yapraklarının ölümden bir gökkuşağı gibi renklenip parladığı günleri mi arzuyla bekliyor acaba yoksa tatsız meyveleriyle sıradan bir ağaç gibi yaşamayı mı arzu ediyor?
Nasıl bir ağaç olmak isterdiniz acaba?
Yakut kırmızısı yapraklarınızın akşam vakti safran sarısı parıltılarla tutuştuğunu görmek ister miydiniz?
Ancak yok oluşa yaklaştığında gerçekleşiyor bu.
Birlikte mahvolmaya razı olacağınız birine rastlamak ister miydiniz, hazla tutuşmak ve her korkuyu unutmak...
Bir tutkuyla mahvolmaya yürüdüğünüzde oluyor ancak bu...
Ama siz bunu ister miydiniz?

Hani bazı anlar vardır; insanın nefesi kesilir soluksuz kalır, kalbi hızlı hızlı atar. İşte biz buna aşk dedik yardım etmedik, adam öldü.

“Şaka yapmıştım” diye birşey yoktur, gerçeği söyleyecek cesaretim yokta kılıf uydurdum vardır...  

 Yılan'ın ne kadar masum, Kurd'un ne kadar suçsuz, Çakal'ın Çakal olmadığını Anlarsın...
iki Yüzlü İnsanları Görünce..


Kızın biri yazmış;
"ben çayı 2 şekerLi içiyorum. neden mi? çünkü birLikte erisinLer.." diye.
Bizde haLay çeksinLer diye 25 şekerLi içiyoruz amk. . .

Klozetin içine tuvalet kağıdı attıktan sonra sifonu çekersiniz de o su bi' yükselir ya, insan acayip heyecanlanıyor o zaman su taşacak diye...

Ayaklarınız üşüyodur ve çoraplarla yatarsınız. Yaklaşık yarım saat sonra ayaklarınızın üşümesi kesilir, ısınmaya başlar. Akabinde o dayanılmaz tatlı kaşıntılar..

Pijamasını yere doğru çıkardıktan sonra ayağıyla yukarı fırlatıp eliyle havada yakalayan insanlarız sonuç olarak

2013 yılı, 1987’den beri her rakamın farklı olduğu ilk yıl olucakmış.kim tespit etmişse yalnızlığı doruklarında yaşayan birisi olmalı......

ilişkisel boyutların boyutsal ilişkileri, ilişkiler üzerinde boyutsal izler bırakır ve bu nedenle ilişki boyutunda boyutluluk ilişkiselliktir

Yağmurlu havada vurup kafayı yatıcan.. yağmursuz havada da yatıcan. karlı ya da güneşli havada da yatıcan. hep yatıcan..benim felsefem bu.

Bilek kesilince ölüyorsak kolu kopan insanlar nasıl yaşıyor? 3 saattir bunu düşünüyorum...

Yıl oldu 2013, sigara hala zararlı. Bilim adamları sigarayı faydalı hale getirmek için hiçbir şey yapmıyor. Oturun amk

Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren aşktan bir haber bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları topunuzun ...


Otobüsde kadına yer veriyorum 'yok ben incem' diyo. biz müptelasıyız zaten ziktigimin otobüsünün, hiç inmiycez :D

sabah gözlerimi açtığımda yerde bir sürü çorap vardı, tanıyamadım benimkileri. sonunda azmettim, kokladım ve buldum

''S.....m böyle hakimi'' dersen hakime hakaretten 17 yıl yersin, ama işi eyleme döküp gerçekten si...n tecavüzden 2-3 yıl yatar çıkarsın. Hatta hakimin rızası vardı dersen hakimi nikahına dahi alabilirsin. Burası Türkiye....

Adam bana "yılbaşında ne yapacaksın?" diyor. Şaka mısın olum. Yılbaşını görebilecek miyiz sanki. Cahil işte, ne bilsin mayayı.

Mutfağa sırf su içmeye gidip, ağzına tek lokma atmadan sırf su içip gelen insanlar olduğunu biliyor muydunuz?   Ben bilmiyordum, şok oldum...

1 aralık dünya aids günü , hani Kasım da aşk başkaydı :)))


Tezgahtara "ben hep buradan alışveriş yapıyorum, bi indirim yaparsınız artık" dedim,
- " dün açtık burayı" dedi.. hayırlı olsun deyip çıktım ..

Düşündünüz mü hiç neden kadın tinerci yok ?
Çünkü ; hepsi oje, aseton ayağına işi hallediyor.

her ''napıyosun?'' sorusuna ''napıyım ya..'' diye cevap veren bi arkadaşım var. yemin ederim yıllardır naptığını bilmiyorum.

Teyze Anne yarısıysa 4 teyze anneanne yapar. Amca baba yarısıysa 2 amca artı 2 teyze babaanne yapar. Görümceyi de hesaplıcam şimdi bi sn :D

Birileri çıkmış yok 21 Aralıkta elektrik kesilicek yok güneş doğmayacak diyor. GÜNEŞ NASIL DOĞMAZ YA AKIL VAR MANTIK VAR. Bİ DEFA KURAN-I KERİM DE NE DİYOR KIYAMET CUMA GÜNÜ KOPACAKTIR DİYOR 21 ARALIK HANGİ GÜNE DENK GELİYOR ? CUMA. bi saniye ya. :S

Yorganı kafana kadar çekip havasız kaldığında, ufacık bir yerden hava girişi sağlıyorsan; sen eşittir ben demektir :D

sokakta karşılaşan iki kızın çığlık atarak birbirlerine koşup sarılmasına hala alışamadım. nasıl bi selamlama şekli ya...
hangi kabiledensiniz lan siz ?

Bayanla oturup film izleyen erkeğin aklına gelen film 6 dalda oscar adayı olur 

Yumurtayı ilk yiyen kişiyi çok merak ediyorum.
Yani 40 yıl düşünsem tavuğun götünden çıkan bir şeyi yemek aklıma gelmezdi :))

Vejeteryanların parayla yediği salatayı lahmacunun yanında bedavaya veriyolar

Ruh ikizini bulmak kolay, sıkıyosa isim şehir oyununda N harfiyle hayvan bul

Adamın Dibi Değil Karekökü Bile olsan... Bir Kadının Ne İstediğini Bilmiyorsan Zıkkımın Kökü Kadarsın...!

Küçükken bir yazının başlığını tam ortaya yazma stresini yaşamayan çocuk yoktur herhalde. Olmadı sil. Bir de kırmızı kalem zor silinirdi...

Çorabın lastiğinin sıktığı yerleri kaşımanın bana verdiği mutluluğu veremeyen insanlar var....

Vatan Computer'in güvenlik görevlisinin yanına gidip "Vatan" sana emanet koçum dedim.
Jopla kovaladı 

Bir gönlüm var, bi türlü ot’a konmuyor arkadaş..!

En güzeli de nedir biliyor musun? Sevgiline ruj hediye edip onu azar azar geri almak :)))


                  
                

Yüreğim Yokluğunu Kaldıramayacak Kadar Yorgun.
Bir Nefes Uzağımda Olmana Dayanamazken Bir Ömür Benden Uzağa Gitme..
''Susma''..!
Anlamını Yitirmesin Kelimeler, Bir Tek Sözüne Şu Gönlüme Yeniden Bahar Gelir...
''Etme''..!
Gözlerini Gözlerimden Çekip Bir Bilinmezliğe Sevdamı Mahkum Etme...
''Uzat''..!
Elinden Zehri Bile Şerbet Sayar İçer Yüreğim, Sensiz Bu Dünya Cennet Olsan Neyleyim...
''Gel''..!
Herşeye Hazır Bu Yürek Seninle Bir Sabah Gün Işığı Gibi Doğ Yüreğime...

Birisinin eksikliğini duyuyorum, ötekinin fazlalığını. Eksik olan gelip boşluğunu doldurmuyor, fazla olan gidip yerini boşaltmıyor. İkisinin arasında kötü, sevimsiz bir yerdeyim…


Anladım ki bu güne kadar anladığım herşey; 
aslında hiç birşeyin toplamıydı..!


Gönül Kimi severse Aşk onda güzeldir....



Özlüyorum..!
Dokunamadığım, Dokunduğum Zamanda Doyamadığım Yüzünü, Tutamadığım, Tuttuğum Zamanda Bırakamadığım Ellerini Özlüyorum. Hergün Daha Fazla İstiyorum Seni Yanımda, Duygularımda Dolaş İstiyorum. Anlatamıyorum Çoğu Zaman, Susuyorum.


Farzet ki sendeyim, dilindeki kelime, yüreğindeki cümleyim.
Gittiğin her yere gelirim, sen yorulduğunda yorulurum,
Bütün gece başucunda bekler, rüyalarında gezerim senin...
Eğer istersen sen, bu gece yalnızca gözlerin olurum.
İçinde seyrettiğin çığlıklardan biri, bozkır düşmüş bulutların hepsi,
her kaybettiğinden kazandığın, her kaçtığında geldiğin, seni sen yapan gülümseyişin olurum…



Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken
Ya hayattır yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

Oysa biz yalnızlık nedir bilmedik hiç;
Aklımızda Yâr,
Gönlümüzde Allah var...
.



Yitirdiğim düşlerin ardındaym bugün. Nerede başlayıp, nerede biticeğini bilmediğim bir çocuk misali yüreğim!
Dünlerimi istemiyorum, yarınlardan bişey beklemiyorum .. Okyanus üzerinde rotasını şaşırmş bir gemi misali yol aldm gidiyorum !
Elbet birgün kara göründü diye sesleneceğim günü bekliyorum gelmeyen umut kırıntılarıyla..!




Yüreğimde katran karası sevdanın yaktığı kor ile bi mecal kalmış umut kırıntıları ile sana sesleniyorum:
Ey Yar..!
Sevdan yüreğime, hasretin canıma, vuslatın ömrüme bedel olsada, sen benim sabrımın sonu, aklımın yolusun.....



Şimdi ben sana 'Ş.K.A' diye 3 harf versem; sen 'AŞK' yapayım derken 'KAŞ' çıkartırsın '' HARF'ler yetmedi anlaşılmama; bari Hâl'den anla..!


Senden yana olanın da, Sana karşı olanın da bir değeri yok;
Seni anlamadıkça...



En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi?
Düşer..


Gökyüzünün mavisini sevsen, denizlerin mavisine haksızlık edersin. Denizleri sevsen, gökyüzüne…
İkisini aynı anda sevmene olanak tanımaz bu hayat.
Ama sen, yine de sev...
Boğazında ki düğümleri yine sevdikçe çözeceksin...


Siz birine aşık olursunuz.Bu rutin bir cümledir.Ve kader sizi şanslı kişi seçer,birlikte olursunuz. Hatta el ele tutuşursunuz, sevişirsiniz belki de o artık sizin kapılar ardında yaşadığınız bir olgudur. Birlikte aynı sigarayı paylaştığınız, yirmi metrekarelik odada aynı havayı soluduğunuz bile olur. Hatta abartır doğmamış çocuğunuza ortak bir isim bile bulursunuz. Sonra kader sizi siktir eder. Evet evet siktir eder sizi. Piç olursunuz, piç kalırsınız. Annenizi kaybetmiş gibi olursunuz. Sigaranız bitmiş gibi olursunuz. İnancınızı yitirmiş gibi olursunuz. Siz boktan olan her şey olursunuz ama mutlu olamazsınız. Çünkü mutsuzluk sizin başrol olduğunuz o filmin ana temasıdır. Siz mutsuz olmak için doğmuşsunuzdur. Doğunca bile sırf siz ağlayın diye kıçınıza okkalı bir tokat atarlar. Hayatınıza insanlar girer. Hayatınızı sikerler ya da hayatınızı bir düzene sokarlar. Ya da hali hazırdaki düzeninize sokarlar. Neyse, durum şu; biz aslında boktan bir yolun içinde mutlu olmak için kıçını yırtan bir kaç iyi adamız. Mutlu olmayacağız belki ama ağlamamak için biraz daha direneceğiz.


beynimin içinde uçuşan kelimeleri bir araya getirebilseydim eğer , birazda seni anlatacaktım bu gece , önce ki gece , sonra ki gece... olmuyorsa eğer vardır elbet alfabenin de bir bildiği deyip susuyorum.


kalmak..
kaldığım yerde başladım..
başladığım yerde kaldım
hayat beni öyle bir yerde terk etti ki
kalkamadım....
.


Kimi Seversen Sev, Nasıl Seversen Sev, Unutmaki ßilinmeyecek Değerin. Ne Yaptığın Yada Nasıl Yaptığın Değil, Yapamadıklarınla Sorgulanacaksın.. Yıllarca Döktüğün Gözyaşına ßakmadan ßelki ßi an Yaşadığın Tebessüm ßatacak ßirilerine. Nasıllar Sorulmadan Nedenlerle Yargılanacaksın,Ağlayacaksın.. Ağlamak İstemiyorsan eğer ; Kimsede Müebbet Kalmayacaksın..!

                

Yaşadıklarımızın bir ödül mü yoksa bir ceza mı olduğuna dair derin kuşkularımız var, "adı ne bu yaşadığımın"diye soruyoruz,"niye ben yaşıyıyorum bunu","niye başka bir hayata değil de bu hayata sahibim", yaşadıklarımızdan dolayı bazen suçluyoruz kendimizi, bazen kaderi suçlu buluyoruz, hayatımızdan kaçmak,bir başka hayata sığınmak istediğimiz oluyor, kimi zaman da seviyoruz yaşadıklarımızı ve yaşadıkca şunu farkediyoruz ki ne yaşıyorsak başka türlüsünü yaşayamayacağımız için yaşıyoruz.
BİR BAŞKA HAYAT BİZE GÖRE DEĞİL

Yakarım ulan bu gezegeni…

Hani ‘bırak dağınık kalsın’ diye bir laf var ya; inanın başka dillere bire bir çevrilme olanağı olsa dünyası değişir o dilin, o ülkenin valla…

Kardeşim şu robotlarda dünyayı ele geçireceklerse geçirsinler artık, biz insanoğlu olarak yönetemiyoruz işte, gelin kardeşim bir bilimkurgu fantezisinden öteye geçin hadi...

Geçen blankayı gördüm tedaş'da, elektirik faturasını yatırıyordu. görseniz yine çekmiş yeşil takımlarını çok ciks olmuştu.. Ne iş blanka dedim, valla abi ne olsun yine dünyanın faturası gelmiş dedi. e olum sende hor kullanma şu elektiriği dedim.haklısın abi dedi.üzüldüm lan bende o öyle deyince.sonra duydum ki bi hatun ayarlamışlar buna,kızda blankaya senden elektirik alamadım falan demiş,kızda bi acayipmiş ha,kardeşim sende blankadan elektrik alamıyorsan afedersin git trafo taktır bi yerine di mi yani.blanka bu ya boru mu? bende çocuğun morali niye bozuk diyorum, fatura matura hikayeymiş yani.

Alın bitane bombada konya sanayi sitesinden mekan adı: Yeşilçam kaporta... tabelada yazan hadise 'arabalara itinayla film çekilir... Sinan çetin usta... ooooo herkes mizahçı kardeşim....

Banker kastelliyide kaybettik. o değilde adam daha köyüyle olayı bitirmiş. düşünsene kastel adında bi köyün var,direk kastellisin o kadar yani, bide bizim köye bak 'bardaklı' olayımız daha köyde bitmiş bizim hacı.

Aslında düşününce ‘‘bulutsuzluk özlemi’ grubunun adı ne kadar anlamlıymış. Bence en iyi rock grubu adıdır.bence öyle.( tabi ‘silahsız kuvvet’ adlı rap grubunun da hakkını yemeyelim)

Görmüş geçirmiş ağabeylerimiz,arkadaşını tanımak istiyorsan onunla içki masasına otur derler.İyi bir tespittir,ama daha iyisi vardır; .’Halı saha maçı’..halı saha maçlarının klişeleri vardır ya hani hayatta değişmez,alın size 1 tane‘’beyler biraz geriye gelin ya tek başıma defansta duruyorum herkes ilerde kimse gelmiyor ya’’ tamam duyarlı, bilinçli, ekip ruhuna inanan bir arkadaşsın sen belli. Ama sakın birazda yeteneksiz olmayasın…

Ya bu arka sokaklar dizisi var ya hani bu polisli olan (polisli yalnız :-) e geçen gün o komiserlerden birini (aslında hüsnü çoban diyeceğim ama izlediğim belli olur boşver, o komser de daha havalı oluyo olum :) eşi aradı ev telefonundan tamamda Türkiye’deki bütün polisler ücretsiz avea kullanırlar.Biraz dikkat arka sokaklar ensenizdeyiz ha...

Evden dışarı çıkmayan, hiçbir ortama girmeyen sosyalist arkadaşlara bunsan böyle asosyalist densin.

Ulan o değilde bu tiki kızlar abartmakta sınır tanımıyorlar, bir adet tikinin geçenlerde nişantaşında bi bakkalda(bakkal değildir o markettir, express shoppingtir, ama bakkal değildir nişantaşında bakkal olmaz) 'canpare' adlı o güzel bisküviyi isterken ordan bitanede 'kenpiyır' verirmisiniz demesine şahit olunmuştur ve olay yerinden koşarak uzaklaşıp en yakın tdk bürosuna sığınılmıştır... bilginize...

Ateş olmayan yerden gitar çıkmaz....

Çağdaş Türk filozofu H.Avşar’ın Turkmax kanalındaki stüdyo programını seyretmeyeniniz varsa aranızda çok şey kaybediyorsunuz. Özellikle iletişim öğrencilerine tavsiyemdir mutlaka seyredin. Seyredin ama gözyaşlarınızı tutun.

Mahşeri cümbüş diyorum, her cumartesi diyorum, kaçırmayın diyorum. Dilek diyorum birde yeryüzünde daha iyisi yok diyorum.

Yakarım ulan bu gezegeni…

‘İşi bilcen işe gitmicen’ hayatımda duyduğum en güzel deyimdir. İstisnalar dışında böyle bir şey yoktur. Bu deyimin iş ve işçiyle kafa bulma kurumu tarafından çıkarıldığına inanmaktayım… inanıyorum… inanıcağım…

Bizim bi arkadaş küçükkene, Ziraat bankasında yalnızca çiftçilerin, tarımla uğraşan köylülerin v.s çalıştığını zannedermiş, büyüdüğünde bigün ziraat bankasına yolu düşmüş, anaa bi bakmışki böyle takım elbiseli adamlar falan her yerde, bi kötü olmuş bu, bağırmış nerde benim köylüm nerde benim emekçim demeye kalmadan güvenlik bi araba sopa atıp göndermiş bunu.

İlk çeyreği devirenler daha iyi anımsayacaktır. Dergi parası diye bir şey vardı ilkokulda ne acayip pis birşeydi o ya. Ünite parası da denirdi. Sürekli her hafta toplanırdı evdeki muhabbet hiç değişmezdi baba dergi parası toplayacaklar yarın, tamam veririz. Oooo ne günlermiş ya… Dergi parasıymış… Şimdiki aklım olsa gider mizah dergisi alırdım o parayla… E o da dergi sonuçta.

İndira gandi’nin Hindistan’ın (suikast sonucu öldürülen) ilk kadın başbakanı olmasına ne diyelim peki. İndira gandi gibi bir adla muazzam bir başarı gerçekten. Kadın başbakanlığı indira gandi yapmış anlayacağınız. Ulan ölünün de arkasından konuştuk aman neyse. Kötü konuşmadık fazla.

O değil de ya bir aralar lazer çılgınlığı sarmıştı ülkeyi, herkesin elinde bir lazer sağa sola kırmızı nokta tutarak haz almaya yönelik hastalıklı bir ruh haliydi. Birde bu rahatsızlığın ‘kızlara lazer tutma’ adında ilerlemiş bir boyutu vardı ki aman evlerden ırak. Geçti geçti Allah’tan kalmadı onlardan pek.

Ya fuzuli’nin kanun-i’nin maaşı kesince şikayetnameyi yazması…

Bizim mahallede bir bakkal amca var, ama gör bakkal amca demezsin yani o derece. Direk iyi akşamlar falan dersin. Ne bileyim günaydın dersin. O senin bileceğin iş artık. Neyse lafı uzatıp zamandan kazanma taktiğini elimize yüzümüze bulaştırdıktan sonra devam edelim, bu bakkal amca her küçük esnaf gibi esprili bir mizaç’a sahip.( küçük esnaf’ta sanki aşağılar gibi oluyor ama di mi? küçük esnaf… küçük esnaf… seni kimse sevmiyor) geçenlerde ekmek almaya gittim yine. Tam bakkaldan o sırada genç bir çocuk geldi tek sigara satıyormuş meğer bizim bakkal, tek sigara istedi bizim, tek mi çift mi şeklinde espriyi duyunca koşarak uzaklaştım olay yerinden.

Hani bu define arayan insanlar var ya. Harbiden ilginçtir bu adamlar aslında. Birçok Türk filminde geyiğe sarılıp, karikatürize edilmişlerdir defineciler. İşte kahvede toplanırlar falan, haritalar ortaya çıkarılır. Haritanın yarısını satan bir adam olur mutlaka. İşin geyiği bir tarafa o nasıl bir bağlanmadır öyle, mutlak bir inançla define aramak, defineyi bulacağından şüphe dahi duymamak gerçekten ilginç. Gizemlidir bu adamlar, çaktırmadan sürekli ararlar, ha bulan olmuş mudur olmamış mıdır orası ayrı ama bu adamlardan sürekli olur mutlaka bir yerlerde. İlginçtir defineciler.

Gece denize girildiğinde hissedilen duygu ve ambiyansla, ana rahminde olma hissiyatı hemen hemen aynıymış. (Karanlık, ıslak, hareketli ve görüş açısı sıfır.)

Buradan tüm Türkiye’deki belediyelere sesleniyorum(bak sen köşesine misyonda yüklüyor aklınca.) kaldırım taşlarını rahat bırakın lütfen!!!!

Her nerede asgari ücret’i ‘’askeri ücret’’ diye telaffuz eden biri vardır. İşte bilsin ki o benim canımdır, kardeşimdir… Ona can fedadır. Ayrıca çocuk bünyesinin yıllarca askerlerin aldığı maaş zannetmişliği de vardır bu ücreti. Artık asgari mi dersin askeri mi dersin. Asında telaffuzunu boşver de o parayla ev geçindiren süpermenler var bu ülkede. Aslında esas onlar benim kardeşimdir canımdır…

‘Anlatında beraber gülelim’

Şimdi her şeyi bir kenara bırakıp öldüğünüzü düşünün. Telaş bitti. Daha çok tebessüm edin.

İstiklal marşı&kapanış…


Bazen bitiverir hiç başlamamışcasına
Bazen tükenir gider tüm sevgiler
Bazen gözyaşların gülücüklerinden daha fazladır
Yüreğin acır
Çok canın yanar!...

Bazen güler geçersin tüm bunlara
Sonra
Tükenir tüm cümleler,tüm kelimeler

Halbuki sabırsızca beklerler,
Yüreğinden bir an önce çıkıp
Dilinde canlanmak için
Ama yok, ama nafile

Öyle garip bişeyki
Tıkanıp kalırsın tek kelimeyle
İşte o an öylece durakalmıştır vakit
Ne ileri ne de geri
Gitmez hiçbir yere!

Tıpkı
Yüreğindekiler gibi!

Aklıma estiğinde yada aklım estiği zaman,
zaman esinle aklı birleştirdiğinde yada bütün esinleri silip süpürdüğünde akıl,
tok bir kedi gibi hantal ve hareketsiz olduğunda zaman,
zaman yağmurlu bir geceye hapis olup donduğunda yada çimenler üzerinde dans etmek istediğimde,
çakırkeyf bir kadının boynundan kimliksiz ve ölümsüz bir intiharı öpmek gibi tehlikeliyken zaman,
zaman ‘yalnızlık’ ile ‘aşk’ arasında marazi bir tutkunun asit yağmuru gibi yağması demek olduğunda yüreğimize,
’aslında’ ile ‘ama’ arasında sıkışmış hüzünlü bir tebessüme benzediğinde zaman,
dışında olmak istediğimde zamanın ve çabucak geçsin istediğimde,
zaman bir inciri usulca soymanın lezzetindeyken yada bir kambur olduğunda,
imkansızlık ile umutsuzluk arasında tercih yapmanın uçurumlarda uçurtma uçurmaya benzeyen vahşi tadı dimağımı dağladığı zaman,
zaman bir kadeh rakıyla bütün bir geceye tahammül edebilecek kadar sabır ve tevekkül gerektirdiğinde,
hoş yada nahoş olduğum zaman,
yazacağım..!

Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin ...
Sen ülkemin yaz geceleri gibisin.
Saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında,
beni unutma 
Ah! saklı gülüm, 
Sen hem zor hem güzelsin
Şiirlerimin ılıklığında açılmalısın
Sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi
Sen memleketim kadar güzelsin
ve güzel kal...

Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı,
Durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı,
Durup dururken rüya görüyorum bir otelde, holde, ayakta,
Durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç,
Durup dururken bir kurt uluyor aya karşı bahtsız, öfkeli, aç,
Durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede, salıncakta,
Durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan,
Durup dururken kafamda bir güneşli duman,
Durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne,
Ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...

Önce ince ince yapraklarım döküldü.
Ayaza mahkum kumru misali kuytu bir köşeye sığındım.
Yitirilmiş ne kadar umut varsa hepsinin inadına bi cigara çıkardım cebimden.
Meret kibrit ne hikmetse meltem esintisine inat bi vuruşta alevlendi.
Seyrettim cigarayı yaktıktan sonra alevini ince ince yanan kibritin.
Ucuna koydum tüm kederleri. Sonra seyrettim tükenişini.
Seni düşündüm bir an. İçim ürperdi.
Elimin acısı diriltti yeniden beni. Sövdüm önce kendime.
Parmağımın ızdırabı durulduğunda gözlerimin kirpiklerinde seni gördüm yeniden.
Koca kederlerden arda kalan kırıntılara ezik düşmüş yüreğim düğüm düğüm oldu.
Yaşama inat bi tane daha cigara çıkardım cebimden.
Elime kibriti aldığımda gördümki yerinde duruyor tüm kederlerim.
Onlar değilde ömrüm eksiliyordu.
Yaşamın acı yüzüne söverken sen çıkageldin gönül pencereme.
Gözyaşlarınla süslü ömür törpüsü gözlerin düştü aklımın başköşesine.
Sana açtığım tüm hüzünler bıçak gibi saplandı sırtıma.
Yeniden ayaklanayım derken soğukluğun vurdu beni göğsümden.
Ağzım kan revan sevda türküleri söylemek istedim.
Çıkmadı hiçbir hece dudaklarımdan.
Kulağımda hıçkırıkların feryat figan sövdüm senin için iki büklüm olmuş kendime.
Sevdaydı adını koyduğum ve ben seni ilkbahardan bile çok sevmiştim.
Düşmanmış gibi söylemlerin tüm kırgınlıkların dirhem dirhem keserken ciğerimi birde üstüne nikotin işkencesi ekledim.
Sustum.
Gidecekmişsin gibi dile getirdiğin tüm söylemlerine takılıp sustum.
Ey benim en acı tebessümüm.
Sen gül bahçeleri beklerken koca ayazların içinde birkaç karanfil dökebildim.
Bunca yakacağını bilsem canını hiç uğramazdım gönül mekanına.
Affet. Sana hiç bırakmayacak gibi sarılıp ağlamak istiyorum “seni seviyorum” lar eşliğinde.
Huzuru benden uzakta olmakta bulacaksan,seni senden çok sevdiğimden giderim gözümü kırpmadan.
Ben kendime kıyarım bir tek gözyaşına kıyamam.

Gerçek Dostluk

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok
beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir
ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider
ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını
öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte
yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç
düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine
uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl
bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir
kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler
sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi
kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da
geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir .
Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek
isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok
sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha
fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya;
Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı.
İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi.
Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını
istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı)
Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu
şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş
istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.
Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek
üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz.

Dostlukla ve Sevgiyle kalın.

Türkiye'de istanbul ne ise
istanbul'da gece ne ise
gecede yürümek ne ise,
yürürken düşünmek ne ise,
seni unutamamacasına düşünmek ne ise,
unutamamanın anlamı ne ise,
seni sevmek ne ise,
saklayayımmı yok söyleyeyim derken
birden aşka düşmek ne ise.
herneyse.

Benim yüreğim sensin şimdi seni vurur durur...
Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde.

Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur.

süpernova ile yaşamaya alışmak..:)))

Yakınlarınızda olan bir yıldızın her an patlama olasılığı olduğunu bilmenizden ötürü bununla yaşamaya alışmak,hayır deprem gibi de değil...İstediginiz kadar önlem alın işin kurtuluşu yok.Mesela bakın:
süpernova degil bina öldürür...
oldu mu?
hayır.....
Yazın en parlak yıldızı olan arcturus'un mavi dev olmasından mütevellit durum,her an patlama ihtimalinin yüksek olmasının bünyede sebep olduğu tedirginliği aşmaya çalışma hali. (süpernova öldürmez gama ışını patlamasi öldürür) yok yani aslında süpernova da yeteri kadar yakında olursa öldürür de en azından bizim için tehlike arzedecek nova adaylarını biliyoruz.Oysa tepemize ne zaman bir "gamma burst" faciasi geleceğini bilmiyoruz.Üstelik yakınımızda süpernova olsa direkt gideriz,acı çekmeden.Ama gamma burst olursa sürünürüz valla.Sıkıysa gamma burst tehlikesiyle yaşamaya alışın.
Bir de global killer vardi,göktaşı ona nooldu sahi?

Haaa unutmadan marduku da unutmayin.Şunun şurasında şehadet getirmek icin 6 senemiz kaldı.

Süpernova tehlikesiyle yüzleşmeyi çok ciddi bir kayıp tehlikesi olarak algılarsak sırasıyla 3 tepki vereceğiz

1- inkar: - hüseyin abi süpernova geliyomuş duydunmu ağzımıza sıccakmış
- siktir ordan
-abi valla nasa açıkladı falan filan
- bok yemiş onlarda,yok öyle bişey atmasyon bunlar yenge nasıl?

2- öfke ve neden arayışı : -hüseyin abi süpernova geliyomuş duydunmu ağzımıza sıççakmış
- biliyorum timur biliyorum ama a.q. neden ben diye soruyorum hep
- abi süpernova bu,sana gelmiyo ki bitek
- timur asabımı bozma benim zaten tepemin tası atmış,ayrıca ne biçim tanrı bu neden
engel olmuyor görmüyor mu süper novayı ah ulan ah nerede bu astral seyahat nerede
bu global ısınma.bu arada bi arjantin daha lütfen
- abi ben kabullendim artık gelirse gelsin

3- supernova ile yaşamaya alışmak: -huseyin abi supo geliyo haftaya biliyosun di mi
- gelsin a.q. biz yengenle cız bız köfteleri hazırladık, patlıcan filan aldık harı geçince gömeriz diye aşşağı sokakta da bizim kamiller taklit gözlük satıyo ondan da aldık naapalım timur. yenge nasıl sen nasılsın


hepimiz bir süpernovanın külleri değil miyiz,,,,,

Tahir İle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.



Şair Nazım Hikmet Ran

pis bi hikaye

Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek için kanat çırpıp duruyormuş.Hava o kadar ayazmış ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşmüş.Kuş çaresiz soğuk karın üstünde ölümü beklerken,ordan gecen bir inek kuşun üstüne pislemiş.Kuş öyle bir sinirlenmiş ki,kanatları donmamış olsa,kalkıp ineği dövecek....
Birde bakmış ki pisliğin sıcaklığı ile kanatları çözülmüş,yaşama dönmüş.Öyle bir sevinçle ötüyormuş ki, ordan geçen bir kedi bunun sesini duymuş ve pisliği eşeleyip kuşu çıkarmış.Kuş buna çok sevinmiş tam kediye teşekkür edecekmiş ki, kedi onu yemiş.

Demek ki neymiş:

1- Her üstüne pisleyeni düşman sanma !
2- Seni her pislikten çıkaranı dostun sanma !
3- En önemlisi, pisliğin içinde mutluysan sesini çıkarma !

yaşayınca Anladım

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,kendi yolumu çizdiğimde anladım.
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış, Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, Yüreğini elime koyduğunda anladım..
”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak, Sana ”git” dediğimde anladım..
Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek, Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş, Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…


CAN YÜCEL

Aç kalmak lazım...

Aç kalmak lazım
Düşmüşse aşk gözden
Çapsız sevdalar kol geziyorsa eğer
Kalpler solmuşsa
Yoksa yaşama şansı gözyaşlarının
O zaman aç kalmak her şeye değer...

Zevkten öteye gitmeyen
Aşka düşman bir heves varsa
İnsanların midesinde
Aç kalmak lazım...
Eğer hevesle doyuma ulaşıyorsa
Sokak sokak dolaşıyorsa
Aşklar...
Bitmiştir bitmemesi gereken
Kalp atışları
Bitmiştir sevdalar...
Bitmiştir masum gözlerindeki
Masumiyet o kızın
Bitmiştir benden yana
Ona sunulan tüm duygular...
Susarsa yüreklerin sesi ansızın
Duraksarsa içlerdeki kıpırtı
Bil ki son günüdür asil sevdanın
Son günüdür sevdalıların...

Yaşananlar sonrasında
Rahatsa vicdanın huzur varsa gözlerinde
Bırak gitsin gidecekler
Artık bir mana arama sözlerinde
Bir sabah uyandığında
İstemeden kendini bulursan
Ucuz aşkların piştiği yerde
İşte o zaman
Aç kalmak lazım
Çünkü aşk kalpte hayat bulur
Çünkü aşk saf ve temiz ise doyurur...

Herşey Sende Gizli

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...

BEN ADI YALANA KARIŞIP,..!
ASLINDA DOĞRU OLANLARDANIM..!
KIYMETİMİ BİLENEDE BİLMEYENEDE..!
DUALAR YOLLARIM....!
ALLAHIM YOLLARINI AÇIK ETSİN Kİ..!
UZAK OLSUNLAR BENDENNNN!!..!
İYİLİĞİMİ İSTEMEYENLER ..!
BİRGÜN PİŞMAN OLUP DÖNERLERSEEE,..!
BÜYÜK YANLIŞŞŞ!!..!
ONLARI GELDİKLERİ GİBİ YOLLARIMM..!
BEN HER HALİMLE,..!
KRALINI SOLLARIM....!
BENDEN UZAKLARA GİTMEK..!
BAZEN KAR, BAZEN ZARAR..!
DOSTLUĞUM ÖLÜME KADAR SÜRER,..!
DÜŞMANIMSA; GÜN GELİR BANA ELBET DİZ ÇÖKERRR!!
BEN AKLI GEL GİTLERDENİM,..!
SEWMEDİM DESELERDE ESKİ AŞKLAR..!
BEN YİNEDE GÜN GELİR..!
HERKESİN AKLINDA SABAHLARIM...!

ferman....

herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
kendi külünde söner bütün rüzgarlarına yazıldığın akşam

ateş tadında kum tadında kalarak
derinleştirir bazı ayrılıkları zaman

al ağrını git burdan
en uzun eylülü ömrümüzün

uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
ne göğsündeki kaplan

seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
başını vurduğun
çok gençti genç olmak için bile
kendi zamanına muhtaç
kendiyle dargın

daha yolun başında görülüyordu
menzilindeki noksan

ömrünce sızlayacak
kayıplar sarayında ateşte unuttuğun ferman.

Murathan Mungan

DAVET (KENDİ FİLMİNİZDE BAŞROL OYNAYIN)

Sizi, herşeyin dört dörtlük olduğu özel bir sinema salonunda, sadece size özel bir gösterimin yapılacağı çok özel bir filme davet etsem ?
İnanmayacaksınız belki ama, seyredeceğiniz filmin başrol oyuncusu da sizsiniz...

Film hayatınızın bugüne kadar ki en özel! anlarından oluşuyor. Bundan hiç haberiniz yoktu biliyorum. Bu yüzden de karşınızdaki o büyük beyaz perde de kendinizi en doğal halinizle seyredeceksiniz.
Bu harika bir şey değil mi?

Yalnız baştan kabul etmeniz gereken bir şart var ki; o da filmi sonuna kadar seyretmek zorundasınız.
Film bitmeden salonu asla terk edemezsiniz.


Ne diyorsunuz?

Teklifimi kabul ediyor musunuz?
Filmi izlemeye gelecek misiniz?
Konusunu mu merak ettiniz?

Film, haksızlık yaptığınız, yalan söylediğiniz, karşınızdaki insanları aldattığınız anlardan o anlara neden olan olaylardan derlenmiş, size ait çok özel yakın çekimler içeren, gördükleriniz karşısında sizi şaşkına çevirecek bir film...

Acaba gerçekten mümkün olabilseydi böyle bir şey;

Kendinizi o koskoca beyaz perdede, yalan söylerken, aldatırken, başkalarına haksızlık yaparken seyretmeye dayanabilir miydiniz?

Benliğinizin gizli ve erişilmez sandığınız en kuytu köşelerindekiler, tavan arasında en karanlık köşelerde sakladığınız anılarınız, o büyük beyaz perdeye yansıdığında neler hissederdiniz?

Bugüne kadar sergilediğiniz ikiyüzlülük perdesi tamamen ortadan kalktığında, herşey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünde canlandığında, gizlenme olanağınız artık kalmadığında söyleyin neler hissederdiniz?

Kimbilir belki de çaldıklarıyla suçüstü yakalanan bir hırsız gibi kalakalırdınız ortada...

Çok acı verir miydi bu seyrettikleriniz size?
Yoksa siz bu acıyı hissetmek için böyle bir filme ihtiyaç duymayanlardan mısınız?
Bu acıları siz zaten çekiyor musunuz?
Geçmişte ki hatalarımızdan dolayı utanmak, pişman olmak, suçluluk duymak ve sürekli acı çekmek bu yaptıklarımızın doğal bir sonucu zaten değil mi?

Bunları yapanların sonunun zaten böyle olması gerekiyor değil mi?
Hepimize böyle öğretilmedi mi?
Kulaklarımıza sürekli bu fısıldanmıyor mu hala?
Ben mi yanılıyorum yoksa?

Peki düşündünüz mü hiç acaba hayat ne diyor bize bu konuda?
Hala bir müdahale şansı veriyor mu benliğimizin bu kabuk tutmuş yaralarına?

Hayat, asla değiştirmemize izin vermediği geçmişimizle ilgili olarak her zaman iki tane seçenek sunuyor bizlere...

Ya geçmişten benliğimize takılan bu kıymıklarla, utanç, pişmanlık, suçluluk duyguları ile kavrula kavrula acı çekerek yaşamaya devam edeceğiz...

Ya da zihnimizi, yüreğimizi, ruhumuzu etkileyen bütün yaşadıklarımıza eşit davranmayı, onları sevmeyi, yürekten affetmeyi ve sahip çıkabilmeyi öğrenerek, yaşadığımız herşeyin gerekli olduğu için yaşandığına dair kabullenişimizin getirdiği iç huzurunu hissedeceğiz...


Sizce bu ikisinin dışında hayat başka bir seçenek daha sunuyor mu bizlere?

SEVGİLİ DOSTLARIM, ACI BİR GERÇEK AMA, HEPİNİZ BİRER ÇÖPLÜKSÜNÜZ !

Ne oldu garibinize mi gitti çöplük diye hitap etmem...?

Ama gerçekten çöplüksünüz.
Üstelik çöpü de siz ürettiniz...

Tamam tamam kızmayın. Siz de bana çöplük deyin ödeşelim... :)

Sonuçta bende dahil olmak üzere hepimiz çöplüğüz.
Ben peşin peşin kabul ediyorum...


Kanıtlayayım mı size bunu?

Ama önce beyninize bir bakmam lazım.
Çok mu özel şeyler var içinde?

Tamam! Ben bakmıyorum o zaman siz söyleyin bana...
Hadi düşünün biraz ama...

Çekinmeyin dökün hepsini ortaya. Biz bizeyiz. Yabancı yok. Özellikle acılı olanlardan lütfen.

Ben yardımcı olayım mı peki size...

Mesela eski sevgilinizin sizi terketmesi, ya da eski eşinizin sizi aldatması nedeniyle hala ona duyduğunuz öfke...

Geçmişte dostlarınızdan yediğiniz kazıklar nedeniyle onlara karşı hissettiğiniz bitmek bilmeyen kızgınlıklarınız...

Bir türlü affedemediğiniz, bugüne kadar size karşı yapılmış tüm haksızlıklar...
Listeyi daha uzatabilirim ama bu kadar yeterli sanırım...

Bilmiyorum, beyninizi ne kadar çok duygu çöpü ile doldurduğunuzun acaba biraz olsun farkına varabildiniz mi?

Biriktirdiğiniz bu çöpler çoktan işi bitmiş ve artık hiç bir işe yaramayan acılarınızdan oluşuyor. Geçmişte önem taşıyan ama şimdi hiç bir anlamı kalmayan acılarınızdan.

Zihniniz oynuyor bu garip oyunu size. Onun marifeti bu biriktirdiğiniz çöpler...

Atmaya bir türlü kıyamadığınız eski eşyalarınızı bir daha kullanmayacağınızı bile bile evin deposuna yığdığınız gibi, onları da yığıyorsunuz itinayla beyninizin içine.

Bir müddet sonra onlardan yer kalmıyor hiç yenilerine. Yani şimdiye, şimdiki zamana...

Düşündünüz mü hiç biriktirdiğiniz bu çöpler sizin bir işinize yarıyor mu?
Ben söyleyeyim mi?..


Onlar beyninizde o kadar çok yer işgal ediyor ki, beyninizi o kadar çok meşgul ediyorlar ki.
Sizi asıl önemli olan şeyden, bulunduğunuz andan ve buradan uzak tutuyorlar.

Ne dersiniz?..
Bir sonbahar temizliği yapıp ufak ufak bu çöplerden kurtulmaya?
Ya da en azından yenilerini toplamamaya var mısınız ?...

Bir çoğumuz farkında olmasakta hepimiz sürekli olarak kendimizi yaratma süreci içindeyiz..

An be an, kim ve ne olduğumuza karar veriyoruz ve sürekli değişiyoruz.
Ve bunu genellikle de aldığımız kararlarla yapıyoruz...

İster eskisi gibi çöplerinizle birlikte yaşamaya devam edin ;
İsterseniz bulunduğunuz anın keyifini dibine kadar çıkarabilmek için, hiç bir işinize yaramayan bu garip bağımlılıktan vazgeçin...

Karar sizin! Çöplüğün sahibi sizsiniz...!